selinyetimoglu.com

ACC Profesyonel Kariyer Koçu & Kurucu Mutluluk Danışmanı@FunOfis

Online Günlerde Yapışık Makarna Hikayesi | S.S.S ne demek?

2 Yorum

Şu an itibarıyla ev kapısının dışına adım atmayalı 9 gün oldu. 9 gün önce markete gitmiştim. Dün bir ara balkona çıktım, hava güzeldi yoksa onu da yapmazdım. En son yüzyüze değerlendirme merkezi görüşmemi 16 Mart’ta yapmıştım, o gün bugündür izoleyim. Henüz yalnızlık hissi hiç oluşmadı, aslında oluşmasına fırsat da olmadı. Aslında hayat o kadar kalabalık ki… Elbette kalabalıklar içinde yalnız hissetmek de mümkün. Sanırım önemli olan “kalabalık” dediğimiz şeyin içeriği. Eğer anlamlı bir kalabalık içindeyseniz yalnız hissetmiyorsunuz. O zaman konu “anlam” meselesine geliyor. Konu anlam oldu mu Victor Frankl’ın efsanevi kitabı “İnsanın Anlam Arayışı”nı anmamak ve hatta henüz okumayanlara önermemek olmaz. Kitap demişken, şu süreçte bol bol kitap okuyabildiğim için keyfim çok yerinde. Elbette istediğim kadar yoğun okuyamıyorum. İstediğim ne kadar mı? En son üniversite öğrencisiyken sabah elime kitabı alıp uzanır, aralarda sadece annem “yemek hazır” dedikçe kitabı bırakıp kalkardım. Elif Şafak’ın 450 sayfalık “İskender” kitabını böyle bir günde sabahtan akşama okuyup bitirdiğimi hatırlıyorum. O zamanlar Elif Şafak hayranıydım, okumadığım kitabı yoktu. TÜYAP’ta söyleşilerini kaçırmaz, kitapları çıktığı gibi alırdım. Sonradan beğenilerimi kişilerin karakterlerine ve yapıp ettiklerinin medyadaki yansımalarına göre şekillendirmeye başlamışım, şimdi yazarken fark ediyorum. O zamanlar her kelimesine hayran kaldığım için okuyordum. Şimdi duruşuna hayran kaldığım bireylerin eserlerine daha fazla önem veriyorum. Her iki kriter de öznel ve subjektif. “Duruş” da “yazım” da eleştirilebilir.

 

“Bu yazı nereye gidiyor?” diye bir soru belirdi aklımda şimdi. Burada ciddiyetli yazılar paylaşırım bilirsiniz. Bu tür zihin akışı yazılarını, daha informal kelime ve anıları çoğu zaman karakter sınırına takılan upuzun Instagram postlarımda yazarım normalde. Bu kez blogumdaki yeni yazı sekmesini açtım ve daha çok beyaz yakalıların takip ettiğini bildiğim bu sayfada şu sıralar hayatı eskisinden de zor olan bu kitleye yönelik bir şeyler yazmak üzere başladım klavyeyi tıkırdatmaya. Tıkırdatmak diyorum, iş arkadaşlarım bilirler benim gürültülü klavye kullanışımı. Yıllardır ne yaptıysam şu tuşlara narin basmayı öğrenemedim. Eczacıbaşı’ndayken tam kritik bir iş yapıyorken benim gürültümden yılan Dilay “Selinn!” derdi ben anlardım yine gürültücülüğe başladığımı. 🙂 Annemlerle yaşıyorken annem de evde yürürken topuklarımı güm güm yere vurarak yürüdüğümü söylerdi. Genel olarak gürültücüyümdür kabul etmem gerek. Ama konu benim gürültücülüğüm değil, daha çok normalde “gürültü” dediğimiz başka insanların varlığının işaretlerine özlem duymamız. İnsan neye sahip değilse onu arıyor. Şimdi de evin içinde yaşadığımız 1-2 kişiden farklı yüzler görmeyi, yalnız yaşayanlarsa herhangi bir yüz görmeyi arıyor. Eskiden arkadaşlarımız buluşmak istediğinde türlü bahanelerle reddettiğimiz o kahve sohbetlerini arıyoruz. Her gün bundan sonra her akşam yemekten sonra yürüyüşe çıkacağımızı söyleyip her akşam yeni bahane bulup çıkmadığımız o yürüyüşleri arıyoruz. Ziyaret etmemizi isteyen ve bekleyen büyüklerimizin elleriyle yaptığı o lezzetli yemeklerle dolu kalabalık sofraları arıyoruz. Tabii burada “lezzet” kavramını da sorgulamak gerekir. Rahmetli anneannemin en sevdiğim yemeği çocukluğumdan beri “yapışık makarna” dediğim, tek lezzeti tuzu olan o beyaz makarnalardı. Başkasına lezzetsiz gelirdi muhtemelen, bana gelmezdi. İşte bahsetmeye çalıştığım şeyin özeti belki de bu yapışık makarnalar. İçinde bir milyon öznellik barındırıyor. Anneannem yapmasa hayatta yemezdim. Anneannem hayatta olsaydı şimdi o kadar süper über lezzetli gelmezdi. Anneannemi o kadar sevmesem belki dönüp bakmazdım, tabağımda bırakırdım. Ama şimdi bayıla bayıla yediğim, artık yemenin mümkün olmadığı, mümkün olmadığı için de lezzeti katlanan bir hatıraya dönüşen bir yiyecek. Makarna aynı makarna, lezzetini değiştiren bin tane faktör var. Çünkü ona lezzet veren şey benim zihnimdeki anlamı. Bir makarnayı bile “anlam”a göre değerlendiriyorsak daha önemli diğer şeyleri neden çoğunluğa uyarak yapıyoruz diye merak ediyorum bazen. Örneğin, liseden sonra üniversite okumalı, üniversiteden sonra erkekler askere, benim çevremde kız erkek herkes hemen iyi bir şirkette yüksek maaşlı iş peşine, sonra evlenelim çocuk olsun, sonra çocuğun özel okulu, ev kredisi ödemeleri… Bu sabit yolda anlam nerede? Nerede sorguluyoruz benim zihnimin diğer milyonlarca zihinden farklı olarak neyi anlamlı bulup hayatı nasıl yaşamak istediğini?

Çok sorgulamıyoruz. Ya da sorgulamıyorduk. Oysaki şimdi dünyaca enteresan bir şey yaşıyoruz. Zaman zaman enteresanlıklar iyidir. Minicik bir virüs yüzlerce yıldır süren monotonluktan çıkardı bizi, sorgulamamızı tetikledi.

Neleri sorgulayalım? Mesela neden şu anda çoğu beyaz yakalı evlere kapanmış ve dört duvar arasında çalışıyorken, hayat yeterince zorken bir de sürekli daha fazla online görüşme, daha fazla mail, daha fazla iş var? Birileri “bakın ben evdeyim diye yatmıyorum çalışıyorum herkes anlasın tamam mı?!” düşüncesiyle komplekslerini ve egolarını alıp bir mail yolluyor CC’de 300 kişi var, bir toplantı daveti yolluyor, pardon “call set ediyor”. Sonra diğerleri onu görüp aynısını yapıyor. Başka birileri de onları görüp aynısını yapıyor. Haliyle ne oluyor? Şu anda görüştüğüm her 10 danışanımdan 9’u diyor ki “Şimdi, normalde çalışmadığım kadar çok çalışmak zorundayım”. Normalde 9-6 çalışanlar şimdi 8-8 çalışır hale geldiler. Nasıl olsa evdesin, bahanen yok, yapacaksın! kırbacıyla iş kitleyen yöneticiler “anlam”ı sorgulasa, ama onlardan önce onlara bunu dayatan yönetimler insani ihtiyaçların neler olduğunu sorgulasa 3 gün sonra ne olacağımız belli olmayan şu hayatta ne yapılması gerektiği ortaya çıkacak sanki.

Ama kimse sorgulamayacak. Çünkü sistem sorgu sevmez. “S.S.S” diyelim; Sistem Sorgu Sevmez! Sistem bizi çok seviyor çünkü biz ona “etraf ne der” kültürümüzü hediye ediyoruz. Normalden 4 mail fazla geldiyse biz de normalden 5 mail fazla gönderiyoruz ki etraf iyi şeyler desin. Çünkü geleceğimiz etrafın ne diyeceğine göre belirleniyor. Koçluk yaptığım danışanlarımla randevulaşmakta zorlanıyoruz. 1 ay önce çok rahat randevulaşırdık çünkü danışanlarımın çoğunun mesai bitiş saati belliydi. Şimdiyse sonu olmayan bir çalışma halinde herkes. Ve danışanlarımla her zaman “kariyer planlama, zaman yönetimi, etkin çalışma, kişisel gelişim” üzerine çalışmayız. Bazen de algıları, manipülasyonları, motivasyonları üzerine çalışırız. Ve şu çok acı ki, “etraf ne der” motivasyonunu geride bırakmak istediğini söyleyip gelecek kaygılarıyla etrafın ne dediğini her gün daha çok düşünmek zorunda hisseden insanların sayıca bu kadar artmasına ne yapacağız ben bir sosyolog olarak bilmiyor ve korkuyorum. Çünkü S.S.S. Ve sorgulasak da sorgulamasak da sistem girdaba dönüşür. Bu girdap bir yerde bitecek. Beklenmedik bir şey olacak ve o girdap bitecek. COVID-19 bu girdabı dağıtabilir diyordum, ama gördüğüm ve duyduğum beyaz yaka hikayelerinden sonra umudum yavaş yavaş azalıyor. Yine de hiç belli olmaz. Henüz yolun başındayız, henüz yeni tanıştık kendisiyle.

 

Anlam konusuna geri dönelim. Benim anlamı bulduğumu fark ettiğim eylemlerden biri paylaşmak. Bana 8 yıl önce bu blogu açtıran, 2 kitap yazdıran (İkincisini yakında duyuracağım.), bir Youtube kanalı açtıran, eğitimler verdiren şey bu. Bildiğimi paylaşmak, paylaşabilmek için öğrenmek ve deneyimlemek mutlu ediyor. Youtube’da okuduğum kitapları anlatıp “bunu okuyun, bunu okumayın” diyerek daha çok kişinin bir şeyler okumasına ilham olabilme ihtimalim bana daha çok okuma motivasyonu sağlıyor. Artık bir üniversite öğrencisi olmadığım, artık “yemek hazır” diye seslenen annemle yaşamadığım için elbette farklı sorumluluklarım var ve 1 günde 450 sayfa okumam mümkün değil ama günlük okuma hedefleri koyuyorum kendime. Okuduğum kitabın türüne ve diline göre değişmekle beraber günlük okuma hedefim en az 50 sayfa oluyor. Karantina sürecinde ajandamda her hafta haftalık hedef listesi oluşturuyorum. Aslında bunu excel’de de yapabilirim çünkü aynen bir excel tablosu gibi satır ve sütunlar hazırlıyorum. Satırlarda tarihler var, sütunlardaysa hedeflerim. En az 50 sayfa okumak bir hedef. Bunun gibi her hafta en az 4 tane iş dışı hedefim oluyor. Hedeflerimi gerçekleştirdikçe kutucuklara tik atıyorum. Bu da beni boş boş Twitter’da dolaşıp gündemi okuyup başıma ağrılar girmesinden uzak tutarken günlerimi anlamlı bulduğum işlerle dolu geçirmeye yöneltiyor. Danışanlarımla da bu süreçteki koçluk görüşmelerimizde benzer ajandalar oluşturuyoruz. Size de öneririm. Çünkü fiziksel sağlığımızı olduğu kadar ruh sağlığımızı da zorlayan bu sıradışı süreçten geçerken kendimizi, aklımızı ve geleceğimizi korumanın kişisel anlam arayışlarımızla kesişen bir somut faydası olmasını önemsiyorum.

 

Çok uzun oldu, vaktinizi aldım. Hala okuduğunuz için teşekkürler. Eğer bu saçma 🙂 yazının size iyi gelen bir tarafı olduysa bana yazın ve bileyim ki “paylaşma” değerim şenlensin. 🙂

 

Sağlıkla kalın.

 

2 thoughts on “Online Günlerde Yapışık Makarna Hikayesi | S.S.S ne demek?

  1. Çok güzeldi teşekkürler. o baş ağrısı bende de oluyor. bugünden itibaren bende kitap okuma hedefi koyup onu yapacağım. yazdıklarınız bana iyi geldi.

  2. Keyifle okudum çok teşekkürler 🙂 Günlük minik hedeflerime ben de kitap okuma hedefini ekliyorum 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s