selinyetimoglu.com

PCC Profesyonel Kariyer Koçu & Kariyer Danışmanı, Ex-HR


Yorum bırakın

Bana Sormak İstediğiniz Bir Şey Var Mı?

Yok mu?

Mülakatın sonunda adaylara bu soruyu sorduğumda kibarca teşekkür etmeleri, “zaten her şeyi detaylıca açıkladınız” demeleri evet nezaketen güzel, ancak “aklınızda binlerce soru olduğunu ikimiz de biliyoruz” deme isteğimi durduramıyorum ve kendilerinden “vay be güzel soru” dedirtecek bir şey bekliyorum. Zira bu aşama da mülakatın bir parçası ve işle ne kadar ilgilendiğinizi anlamamı sağlayacak aşamalardan biri. Bu yüzden ben görev tanımı ve şirket çalışma düzeniyle ilgili 10 dakika boyunca aralıksız konuşmuşken, yani onlarca detaydan bahsetmişken adayın aklına tek takılan “Mescit var mı?” sorusu ise, işle ve şirketle pek de ilgili olduğunu zannetmiyorum.
Peki akıllıca sorular nelerdir?
Elbette ki en iyi soruları sormak için hazırlığınızı görüşmeye gitmeden önce şirketi, sektördeki yerini, son yıllarda attığı adımları ve rakiplerini inceleyerek oluşturabilirsiniz. Sonrasında görüşmecinin bahsettiği konularla ilgili de spontane olarak soru üretebilirsiniz. Inc.com’un haberine göreyse birkaç soru örneği şu şekilde sıralanabilir:
  • İşe başladıktan sonraki 60. ve 90. günlerde benden neleri başarmış olmamı bekliyorsunuz?
  • “En iyilerimiz” dediğiniz çalışanların çalışma düzeni ve yetenekleri nasıl?
  • Çalışanlarınız boş vakitlerinde neler yapıyor?
  • … sorunun üstesinden gelmeyi şirket olarak nasıl planlıyorsunuz? (öncesinde yapacağınız araştırmaya göre sorunu siz keşfetmelisiniz, örneğin; en güçlü rakibin son dönemdeki hızlı atağı)

Bunlara ek olarak aday tarafından bana yöneltilen yaratıcı bir soru da şöyleydi: “3 yıl önce benim şu anda sahip olduğum bilgi ve tecrübeyle işe başlayan bir kişi şu anda hangi konumda?”

Bahsettiklerim sadece birkaç örnek. Kendi merak ettiğiniz konuyu ve kendi soru kalıbınızı oluşturacak olan sizsiniz.


Yorum bırakın

İşe Alımcılar, Bunları Sakın Yapmayın!


ABD’li medya firması ERE’ın İşe Alım blogundaki yazıları takip etmelerini tüm İK’cılara tavsiye ederim. Çoğunlukla adaylara yönelik olan “İş görüşmesinde yapılmaması gereken 10 şey”, “Görüşmelerde sormanız gereken 5 soru” gibi başlıklardan siz de sıkıldıysanız buyrun bu kez de, işe alımcılara yönelik “İş Görüşmesinde Görüşmecinin Yapmaması Gerekenler”. (Ere-Based)

  • Zor sorular sormaktan çekinmeyin. Stres mülakatı apayrı bir konu tabii ancak klasik yetkinlik bazlı mülakat yapıyorsanız nazik ve arkadaşça olduğunuz sürece adayın karakterini çözmeniz için gereken soruları sorabilirsiniz.
  • Şirketinizi abartmayın. Evet İK pazarlaması diye bir kavram var ve adayları etkilemek istiyorsunuz ancak adayın beklentilerini yükseltecek, gerçekçi olmayan bir resim çizerseniz, yarın işe başladığında hayal kırıklığı yaşamasına sebep olursunuz.
  • CV’de yazanları sormayın. Adayın kendi yazdıklarına yeterince önem verilmediğini düşünmesine yol açabilirsiniz. Doğum yeri zaten yazıyorsa “Nerede doğdunuz?” diye sormak hem sizin hem de aday için vakit kaybıdır.
  • Acil durum olmadıkça görüşme ortamını bozmayın. Görüşme odasının kapısı kapalı olsun ve telefonun çalmaması için gerekli önlemleri alın. Görüşmeye cep telefonunuzla girmeyin, giriyorsanız sebebini açıklayın. Örneğin, görüşmeye gittiğim bir danışmanlık firmasındaki görüşmeci ikiz bebeklerinin hasta olduğunu söyleyerek cep telefonunu masanın üzerine koymak için benden izin istemişti. Oldukça nazik ve etkileyici bir davranıştı bence.
  • Bu mülakat sizi değil, adayı tanımak için. Sürekli kendinizden bahsederseniz onu tanıyamazsınız. Mülakatçı-aday konuşma oranı 1’e 10 olmalı. Siz 1 cümle söylüyorsanız ona 10 cümle söyletmelisiniz.
  • Mülakatı terapi olarak kullanmayın. Şirketle ilgili kişisel kaygılarınız ve düşünceleriniz, ve hatta özel hayatınızı anlatmak için, içinizi dökmek için adayın vaktini ve umudunu harcamayın.
  • Pozisyonun gerekliliklerini yuvarlayarak söylemeyin, net olun. Her hafta gece çalışması yapması gerekecekse, “yaaani, arada bir gece çalışmanız da gerekebilir” derseniz, işe alım gerçekleşse bile aday sonradan motivasyon kaybedebilir, buna ek olarak kendisine yalan söyleyen İK departmanına da bir daha asla güvenmez.
  • Cevabı evet ya da hayır olan sorular sormayın. “Nasıl, neden” soru sözcüklerini kullanın. “Konservatuar okudunuz ama yazılımcı mı olmak istiyorsunuz?” diye sorarsanız “Evet” der ve kesilir, oysa ki soruyu “Konservatuar okumuşken neden yazılımcı olmak istiyorsunuz?” olarak sorarsanız açıklama yapmaya yönlendirebilirsiniz. Ya da benim favori sorularımdandır mesela; “Geçmiş profesyonel yaşantınızda sizce en büyük hatanız neydi ve kariyerinizi nasıl etkiledi?” Bu soruya adayın vereceği yanıta ve alt metne göre şunların cevabını alabilirsiniz: Aday geçmişe olumsuz mu bakıyor? Hatalarından ders alıyor mu? Kendisine objektif bakabiliyor mu? Kendini nasıl yargılıyor, motivasyonunu kendi kendine sağlayabiliyor mu? vs.
  • Görüşmeyle ilgili “biz size döneriz” demeyin. Muhtemelen hangi zaman diliminde dönüş yapacağınızı belirtin ve olumlu olursa sürecin nasıl devam edeceğinden bahsedin. Ve dönüş yapacağınızı söylediyseniz mutlaka yapın.


Yorum bırakın

Eyvah! İş Teklifi Aldım!

Tam 3 aydır iş arıyorsunuz, yüzlerce başvuru yaptınız, onlarca mülakata girdiniz ve en sonunda görüşmelerinizden biri olumlu sonuçlandı, teklif aldınız. Hemen karar verir misiniz?

Çok net olsanız bile bence hemen cevap vermemelisiniz, artıları ve eksileri mümkünse kağıt üzerinde düşünerek genel bir durum değerlendirmesi yapmalısınız. İngiliz kariyer uzmanı John Lees insanların tatilde nereye gideceklerini bile iş teklifinden daha çok düşündüğünü söylüyor, ki ben de katılıyorum. Hayatınızın devamını doğrudan etkileyecek bir kararı birdenbire alamazsınız.

İş görüşmesinden başlayalım. Tüm beklentilerinizi orada en dürüst halinizle belirtmelisiniz. Kendinizi teknik ve sosyal becerilerinizle olduğu kadar beklentilerinizle de anlatmalısınız. Muhtemelen size görüşmede sorulacak olan sadece ücret beklentinizdir ancak örneğin ben iş ortamı ve çalışma arkadaşları hakkındaki beklentilerini de sorarım adaylara. Mesela, sabit çalışma saatleri olan bir yerde çalışacaksanız ama bunu bilmiyorsanız ve çok net şekilde esnek çalışma saati olan bir düzende yer almak istiyorsanız bunu belirtmenizde fayda var. Ya da hiyerarşiden nefret ediyorsanız, en alt pozisyondayken bile şirket yönetiminde söz hakkında sahip olabilmek istiyorsanız, sırf işe alınmak için “hiyerarşik düzende çalışmak benim için sorun değil” gibi bir cümle sarf etmeyin. Aksi durumda, işe alımcılar size teklif yapar siz de kabul edersiniz. Hatta belki mevcut işinizden istifa edip orada çalışmaya başlarsınız ve sonradan mutsuz olabilirsiniz.
Görüşme esnasında konuşmadıysanız iş teklifi görüşmesinde öğrenmeye çalışın: Çalışanlara ne gibi yan haklar sunuluyor?
Başvurmadan önce veya görüşmeye giderken yapmadıysanız, tekliften sonra mutlaka yapın: Sorup soruşturun. Tanıdığınız orada çalışan birileri yoksa, nasil1firma, glassdoor, işkolig gibi sitelerdeki yorumları inceleyin. Ya da mesela Linkedin’den orada çalışan kişilerin isimlerini bulun ve Twitter’daki profillerine bakın, şirketleriyle ilgili yorum yapmışlardır belki. Kararınızı etkileyecek bilgiler edinebilirsiniz.
Diyelim ki, ilk görüşmeye gittiğinizde orada çalışmayı çok da istemediğinizi farkettiniz ancak bir sonraki görüşmeye davet edildiğinizde de gittiniz. Hatta üçüncü bir görüşme de oldu, ona da gittiniz ve hala işi istiyormuş gibi yapıyorsunuz. Kötü niyetli olmanıza gerek yok. Örneğin, Yunanistan’daki bir otelle birkaç mülakat yaptık ve görüştüğüm kişiler o kadar naziktiler ki aman kırılmasınlar diye kendisine bağlı olarak çalışacağım yöneticiyle çalışmak istemediğimi dile getirmedim. Yönetici İngilizce bilmiyordu, ben de Yunanca bilmiyorum ve aradaki tercümanla anlaşıyorduk. Bu durumdan çok net bir şekilde; hoşlanmadım. Ama sesimi de çıkarmadım. Ve sonra iş teklifi yaptılar. Ben de yine kırılmasınlar diye yalan söyledim. Onlarla çalışmayı çok istediğimi ancak kardeşimin trafik kazası geçirdiğini, bu yüzden o dönemde ülke değiştiremeyeceğimi söyledim. Kendime hala o kadar çok kızıyorum ki. Çünkü benim bu yalanımın ardından tekrar tekrar arayarak kardeşimin sağlık durumunu sordular. Bir kardeşim bile yok! O yalanı sürdürmek zorunda kaldım her görüşmemizde. Gerçekten çok pişmanım, en başında söyleyebilirdim samimi ve nazik bir dille teşekkür ederek, böylece hem onların daha fazla vaktini almamış hem de böyle bir yalan söylememiş olurdum. Ben yaptım, ama siz siz olun yapmayın. Size vakit ayırdıkları için teşekkür edin ve işi istememe sebeplerinizi samimiyetle dile getirin.
Özetle, iş teklifi alana kadar harcadığınız çabayı, tekliften sonra da harcamalısınız. Hayatınız için bu kadar önemli bir kararı o anda vermenizi kimse sizden isteyemez.


2 Yorum

Yoksa Sizin Hala Blogunuz Yok Mu?

Beni blog yazmaya teşvik eden ilk girişim, katıldığım bir seminerinde İpek Aral Kişioğlu’ndan geldi. “Sosyal İşe Alım” başlıklı konuşmasında İK’cıların çalışanları blog yazmaya teşvik etmesi gerekliliğinden bahsetti ve şunu sordu, “Peki sizin blogunuz var mı?”. 

Blog yazmak oldukça keyifli bir iş. Sırf yazmak için bildiğinizi düşündüğünüz şeylerle ilgili kaynak ararken bile yepyeni milyonlarca şey öğrenebiliyorsunuz. 

Foodspotting’in kurucusu Soraya Darabi’nin ve Genç Girişimciler Konsey’inin kurucusu Scott Gerber’in blog yazarlarına ve blog yazmayı düşünenlere bazı önerileri var:

  • Öncelikle konunun başlığı ilgi çekici olmalı. Zira okuyucuların devam edip etmeyeceklerine karar verecekleri ilk nokta başlıktır. Bu yüzden editörler içerik kadar başlığa da önem vermeli.
  • Her yazının bir amacı olmalı. Blog yazmış olmak için değil, gerçekten amacı gerçekleştirmek için yazmalısınız. Örneğin, benim şu anda bu yazıyı yazma amacım kendi öğrendiklerimi başkalarıyla da paylaşmak.
  • Güvenilirliğinizin sorgulanmasına izin verin. Okuyucularınızın fikirlerini paylaşmaları için uygun koşulları hazırlayın ve bunları çekinmeden dile getirebileceklerini sık sık söyleyin. Böylece kendilerini size daha yakın hissedecek ve gelişmeniz için fikir paylaşımında bulunacaklardır.

 

Blog yazmak, özellikle de düzenli olarak paylaşımda bulunmak pek kolay değil. Hedefim her sabah bir paylaşım olsa da, zaman zaman ertesi güne veya günlere yazı hazırlayamadığım oluyor ve kendimi eksik hissediyorum. Çoğu kişiden blog yazma konusunda en sık duyduğum şey şu: “Ben de bir ara yazmaya başlamıştım ama yıllardır elimi sürmedim.” Neden?! Her gün sosyal ortamlarda kendimizi anlatmak için bin takla atıyoruz, insanlar bizi dinlesin istiyoruz, fikirlerimizi paylaşmak istiyoruz. Teknoloji sayesinde şimdi günlüğümüzü tüm dünyayla paylaşabileceğimiz bir ortam var ve biz kalkıp “blog yazmak yorucu” mu diyoruz? Bence sadece üşengeçlik. Ben inanılmaz üşengeç bir insanımdır, konu buysa eğer. Lakin, kendime bir alan yarattım. Bu alanda kendi belirlediğim konuda istediğim her şeyi yazıp çizebilirim ve o, su almak için mutfağa gitmeye üşendiğinden günlerce kalıp susuzluktan ölme potansiyeli barındıran ben, hiç üşenmeden oturup saatlerce, sayfalarca yazabiliyorum. Eğer bir kez başladıysanız o güç içinizdedir, hadi üzerinizdeki ölü toprağını atın ve bir bakın o sayfalara, kendi yarattıklarınıza, daha iyilerini yapabilirsiniz, inanın kendinize!


Yorum bırakın

Kurum Kültürü ile Çalışan Mutluluğu Arasındaki Önlenemez Korelasyon

Konunun uzmanları tarafından yapılan tanımlara göre; Kurum kültürü; bir kurum, bir kuruluş ve bir işletmede biçimsel yapıyı karşılklı olarak etkileme niteliğindeki kurum içi değerler, inançlar ve alışkanlıklara denir.
Kurum kültürü; bir kurumda çalışan kişilerin davranışlarını yönlendiren normlar, kalıplar, inançlar, tutumlar ve davranışların oluşturduğu bir bütündür.
Deloitte’un 2012’de yaptığı “İşyerinde Kültür” konulu araştırmasına göre, yöneticilerin %94’ü ve çalışanların %88’i iş başarısı için belirli bir kurum kültürü olması gerektiğini düşünüyor. 
 
Yine aynı araştırmaya göre, yöneticilerin %83’ü ile çalışanların %84’ü kurumlarına bağlı ve motive olmuş çalışanların şirket başarısını doğrudan etkilediklerini düşünüyor. 
 
Bunlara ek olarak, kendi iş yerlerinde belirli bir kültür olduğunu söyleyenler ile “işyerimde mutluyum / bana değer verildiğini hissediyorum” diyenler arasında yüksek bir korelasyon bulunması da bizi şu sonuca götürüyor: Kurum Kültürü –> Motivasyon –> Şirket Başarısı
 
Özetle, şirketler somut başarı istiyorsa çalışanlarının soyut hislerine değer vermeli, onları önemsemeli, bu değeri de oluşturdukları kurum kültürüyle, bağlı çalışan yaratma uygulamaları ile göstermeliler. Bunun gerçekleşmesi için de İnsan Kaynakları çalışanları yol göstermeli, bu gerçekleri gerekiyorsa rakamsal verilerle ortaya koyarak onay mekanizmalarını harekete geçirmelidir.


Yorum bırakın

İşe Alınır Ki Bunlar :) [Video]

Yaptığım işle dalga geçildiğinin farkındayım ve buna kızmıyorum ya da üzülmüyorum, özellikle böyle yaratıcı ve eğlenceli paylaşımlar aracılığıyla olunca 🙂

At gözlüklerini çıkarmayı reddeden “personelci” zihniyetin hoşuna gitmese de, ben bu videoyu hazırlayanları yaratıcılık gerektiren bir pozisyona alırım, hiç çekinmeden.

VIDEO

 


Yorum bırakın

İş Görüşmelerinde Nihat Doğan FBI’e Karşı!

“İş başvurusunda bulunan adayların çoğu doğruları çarpıtıyor!” önermesi hakkında ne düşünüyorsunuz? “Şimdiye kadar hiçbir başvurumda, mülakatta ufacık bir yalan bile söylemedim” diyen var mı aramızda? Hepimiz tüm yöneticilerimiz ve iş arkadaşlarımızın her yaptığından hoşnut muyduk? Hepimiz hayatımızda hiç pişmanlık yaşamadan o noktaya mı geldik? O anlattığımız proje gerçekten de biz olmasaydık gerçekleştirilemez miydi? Hepimizin en sevmediğimiz özelliğimiz mükemmelliyetçi olmak mı?
Hayır.
CareerBuilder’ın ABD’de 9000 çalışan ile yaptığı araştırmaya göre iş arayanların %8’i CV’lerinde en az bir noktayı abartarak yazıyorlar. İş görüşmeleri yapanların %49’u CV’deki bir yalanı veya çarpıtmayı keşfetmiş. Hal böyle olunca, kurumlarına doğru adayları seçebilmeleri için işe alımcıların ekstra çaba harcamaları, bir anlamda yalan dedektörüne dönüşmeleri gerekiyor.
is-gorusmeleriBunun için en basit yol ise bana kalırsa, iş görüşmeleri öncesinde yalanı nerede arayacağını bilmek. HireRight firmasının yaptığı bir araştırmaya göre, adayların 3’te 1’i geçmiş iş tecrübelerindeki tarihler konusunda doğruları çarpıtıyor. Bence eğer iş tecrübeleri hep kısa süreli olmuşsa ve iki iş arasındaki boşluk uzunsa bu konu irdelenmeli. Şu ana kadar görüşmelerde elediğim adayların yaklaşık %20’sini bu tarihler konusunda verdiği çelişkili cevaplar veya örneğin 2 sene boyunca evde boş oturmuş olmasını mantıklı bir nedene dayandıramaması gibi sebeplerle olumsuz bulmuşumdur.
Tarihlere ek olarak, alınan sertifikalar ve diplomalarla ilgili yanlış bilgi verildiği de sıkça görülüyor.
Tabii bir de maaş bilgisi konusu var. Müstakbel işvereninden yüksek maaş isteyebilmek için en son aldığı maaşı yükselterek söyleyenler de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Konu yalan dedektörlüğü olunca FBI ve CIA neler yapıyor diye bakmamak olmaz herhalde. Emekli FBI memuru Greg McCrary, geçmişi anlatırken kendi yaptığı şeyi “ben” değil “biz” diye anlatan kişiden şüphelenmemizi öğütlüyor. Ben demekten kaçınan bu kişilerin anlattıklarını detaylandırmasını isteyebiliriz. “Peki sen tam olarak ne yaptın?” diye sorarak ayrıntıları öğrenmeliyiz. Tabii bu noktada, Türk toplumunun Nihat Doğan misali tevazu ile kendinden “Biz ” diye bahsedebileceği gerçeğini de unutmamak lazım.
CIA’in önerisi de benzer yönde. Eğer karşınızdakinin anlattığı hikayede eksik noktalar varsa, o anda yazıyor olması muhtemeldir. Bu yüzden detaydan kaçınmasına izin vermeyin. Atladığını düşündüğünüz noktalar varsa sorgulayın.
Sözel gerçekliğin yanında bir de beden dili uygulamaları var, ki ben hepsine o kadar da katılmıyorum. Yine de merak edenler için açıklamak isterim: Virginia Üniversitesi’nden De-Pavlo ve Morris’in yaptıkları bir dizi araştırmaya göre, göz kontağı kurmaktan kaçınanlar, aşırı yüksek sesle konuşanlar ve daha az el-kol kullanarak anlatanlar yalan söylüyor olabilirler.
Ben bunların kişiye özel karakteristik alışkanlıklar olabileceğini düşünüyorum. Örneğin ilkokulda çok elimi kolumu kullanarak anlattığım için öğretmenim ellerime cetvelle vurmuştur ve o alışkanlığımdan vazgeçmişimdir. Veya kulağımda işitme kaybı vardır ve henüz bunun farkında değilimdir, bu da bilinçsiz şekilde yüksek sesle konuşmama sebep oluyordur.
Son olarak eklemek istediğim oldukça basit bir taktik var: Karşınızdakini iyi dinleyin! Eğer anlattıkları çelişki barındırıyorsa kullandığı sözcüklerde, yaptığı açıklamalarda kendini ele verecektir. “Hmm az önce yöneticinizle çok iyi anlaştığınızı söylemiştiniz, şimdiyse sizi anlamaya çalışmadığını söylüyorsunuz?” yorumunu yapabilmeniz için duymakla yetinmemeniz, anlattıklarına kendinizi vererek dinlemeniz gerekiyor.

 


Yorum bırakın

İşsiz Kalma Korkusu Bir Bende Yokmuş!

GlobeScan firması tarafından BBC World için yapılan “Dünya Konuşuyor” isimli araştırmaya 23 ülkeden 11 bin kişi katıldı. Bu sene üçüncüsü yapılan araştırma, farklı kaygı türlerinin yer aldığı bir mevcut endişeler listesinin katılımcılar tarafından derecelendirmesi üzerine kuruldu.

issiz-kalmaSonuçlara göre bizleri en çok endişelendiren, yolsuzluk kaygısı olarak belirlendi. İkinci sıradaki yoksulluğu, bir sonraki sırada işsizlik takip ediyor. Geçen seneye göre yükselen işsiz kalma kaygısı, 3 yıl önce yapılan araştırmayla kıyaslandığındaysa oldukça çarpıcı sonuçlar ortaya çıkıyor. İşsizlik korkusu 3 yıllık bu zaman diliminde tam 6 kat artmış.

Bunun yanında araştırmanın bir başka boyutuysa, ülkelere göre kaygı kıyaslamaları yapıyor oluşu. Örneğin, gelişmekte olan ülkelerin en büyük korkusu işsizlik iken, gelişmiş ülkeler iklim değişikliği gibi daha günlük ve uzun vadeli sorunlara odaklanıyor.


Yorum bırakın

Senin İşin Benim İşimi Döver Mi?

İnsan Kaynakları araştırma şirketi Mercer’in “what’s working” isimli araştırmasına 17 sektörden katılan 30 bin çalışan iş memnuniyetlerini puanladılar. Araştırma sonucuna göre, işinden en memnun olan gençler aynı zamanda işi bırakmayı en çok düşünen grup olarak belirlenmiş. İşte Y kuşağının dilemması!

İşten ayrılma isteğine verilen cevaplar yaş aralıklarına göre gruplanınca şu sonu ortaya çıkıyor:

16-24 yaş arasındakilerin %46’sı işlerini bırakmayı akıllarından geçirirken 25-34 yaş aralığındakilerin %40’ı bu düşünceye sahipler. Oranlar çok ciddi fark göstermese de, iş hayatında yeni olanların “bu iş güzel ama ay acaba şu iş daha güzel midir” merakı ile senin işin – benim işim kıyaslamasının bu sonuca sebebiyet vermiş olması muhtemel görünüyor. O 16-24’lük kesimde yer aldığımdan olsa gerek, işimden ne kadar mutlu olsam da, arkadaşlarım kendi işlerini anlattıklarında bilinçsiz bir şekilde kıyaslama yapıyor ve eğer daha iyi olduğuna inanmışsam “ben de orada mı çalışsaydım acaba” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ve eminim ki, o arkadaşlarım da aynısını benim anlattıklarım hakkında düşünüyor ve benim yerimde olmak istiyor.

Senin İşin Benim İşimi Döver Mi?


1 Yorum

Maaş Zammı Neye Göre Belirleniyor?

Ülkemizde çoğu firma yılda sadece 1 kez çalışan maaşlarına zam yapıyor, o dönem de genelde yıl sonu / yıl başı zamanına denk getiriliyor. 2012 maaş zammı araştırmalarına ait sonuçların ortak noktalarından biri de, bu sene de en yüksek zam oranlarının IT, Enerji ve Yönetim Danışmanlığı gibi karlılığı yüksek sektörlerde olacağı beklentisi.

Geçmiş yıllara göre değişime uğrayan maaş zammı uygulamalarında özellikle “kıdeme göre artış”tan, “performansa göre artış” değişimi göze çarpıyor.

Geçtiğimiz sene, yani 2012’nin başındaki ücret artışları belirlenirken yöneticilerin öncelik sıralaması şu şekildeydi:

1. Performans: %41

2. Enflasyon: %33

3. Piyasa koşulları: %14

3. Pozisyonun önemi: %12

Aslında her ne kadar bu maaş artışlarının açıklandığı zamanları iple çekiyor olsak da, öte yandan yapılan pek çok araştırma da pozisyon artışının maaş zammından daha fazla önemsendiğini ortaya koyuyor. Neticede, çoğu şirkette ücretlendirme politikası gizlilik üzerine kurulu olduğundan maaş artışının mutluluğunu veya hüznünü kendi içimize yaşıyor olsak ve ilk iki haftadan sonra o ruh halinden çıkıp alışıyor olsak da, bulunduğumuz pozisyonunun getirdiklerini tüm yıl boyunca yaşamaya devam ediyoruz.

Bana kalırsa olması gereken bunların bir karmasıdır. Yani tüm çalışanlara TEFE-TÜFE’ye göre belirlenmiş bir oranda zam mutlaka olmalı, buna ek olarak piyasa koşulları göz önünde bulundurularak performans bazlı zam yapılmalıdır.


Yorum bırakın

CV’nizi “Amaaan”dan “Vay Be”ye Çevirmenin Yolları

Glassdoor’un kariyer uzmanı Jacqui Barnett-Poindexter’a göre iş başvurunuzu çöpe gitmekten kurtaracak 5 ipucu var.

1. Ben Kendimi İşe Alır Mıydım?
CV’nize bakın ve bu soruyu kendinize sorun. Eğer cevabınız evet ise bir de sizinkinden başka 1000 başvuru daha olduğunu düşünün ve bir kez daha sorun. Şimdi cevabınız yine evet mi?
2. Sarılar Arasında Kırmızı Balon Ol
Başvuran o 1000 kişinin çoğu sizin yaptıklarınızın benzerlerini yapmış hayatı boyunca. Bir şekilde kendinizin farklı olduğunu göstermelisiniz. İyice düşünün, sizi diğerlerinden farklı kılan özelliğiniz ne?
3.Benzersiz Olduğunuz Noktayı Öne Çıkarın
Geçmiş iş tecrübelerinizi açıklayın, örnekler verin. İlk işinizde harikalar yaratmış olabilirsiniz, ancak anlatmazsanız bilemeyiz. Yalnız dikkat edin, yalan söylemek yok. Olmadığınız birinin hayatını değil, kendi gerçeklerinizi anlatın.
4. Örnek CV’yi Sadece Örnek Alın
Google’dan bulduğunuz CV formatı örneğini aynen doldurmanız gerekmiyor. Her CV taslağı sizin özgeçmişinize ve yaptıklarınıza uygun olmayabilir. O taslakları sadece çıkış noktası olarak alın ve gerisini yaratıcılığınıza bırakın.
5. Okuyun!
CV’nizi tamamladığınızı düşündüğünüz an bir kez baştan sona dikkatlice okuyun. Herhangi bir imla veya noktalama hatası yapıp yapmadığınıza bakın. Bunu tamamlayınca bir kez daha okuyun aynı şekilde, az önce gözünüzden kaçanları bu kez görebilirsiniz. Bu tür hatalar özgeçmişinizdeki içeriğin önüne geçerek CV’nizin çöpe atılması için yeterli bir sebep olabilir.

 


Yorum bırakın

Ne Olduğun Umrumda Değil, Ne Olacağını Anlat Bana!

Psikolog Heidi Grant Halvorson, HBR’daki son yazısında Stanford Üniversitesi’nden Tormala ve Jia ile Harvard’dan Norton’ın yaptıkları bir deneyler dizisinden söz ediyor.

İlk deneyde bir NBA takım yöneticisine iki oyuncunun son 5 yıldaki istatistiki verileri sunuluyor ve içlerinden bir tanesine sözleşme teklifinde bulunulması için ikisini de değerlendirmesi isteniyor. Oyunculardan birinin son 5 yılda gerçekten “yaptıkları” üzerinde durulurken, diğerinin “yapabilecekleri” yani potansiyeli vurgulanıyor.
Birincisinde her dönem kaç asist yaptığı, kaç puan kazandırdığı vs. belirtilirken ikincisi için “Şu kadar puan kazandırabilirdi, şöyle bir aksilik yaşandı da olmadı” gibi “ihtimaller” anlatılıyor ve soruluyor: “6. yılda ne kadar para verirdin?” Yönetici, potansiyeli anlatılana gerçekten çok iyi olan oyuncudan yarım milyon dolar daha fazla vermeyi teklif ediyor, zira o 6. yılda, öncekilerden çok daha iyi bir oyun sergileyeceğine inanıyor.
Benzer bir deney, mülakat adaylarıyla da yapılıyor. Görüşmecilere bazı adaylar sunuluyor ve adaylardan bir kısmı geçmişteki liderlik deneyimlerinden başarılı örnekler verirken diğerleri taşıdıkları liderlik potansiyelini vurguluyorlar. Görüşmeciler gerçekten lider olanlardansa henüz olmamış ama liderlik potansiyeli taşıdığına inandıranlara daha yüksek puan veriyor.
Aynı araştırmacılar tarafından Facebook’ta yapılan bir araştırma da bu sonucu destekler nitelikte. Facebook’taki reklamlarda aynı komedyenin 2 farklı reklamı yayınlanıyor. Birincisinde “Bir sonraki idolümüz”, “Herkes bu adamı konuşuyor” gibi sloganlar yer alırken, ikinci reklamda “Bir sonraki idolümüz olabilir”, “Herkes bu adamı konuşacak” şeklinde vurgulanıyor. Ve ikinci reklamın aldığı hit ve like sayısı ilkinden oldukça yüksek olarak belirleniyor.
Velhasılı, “ne olduğun değil ne olacağını anlattığın” önemli. Kendini pazarlamak diye bir deyim vardır ya hani, o gerçek işte. Neler yaptığınızı, geçmiş başarılarınızı boş verin. İş konusunda özellikle, potansiyelinizi gösterin. Tabii ki yalan söyleyin demek değildir bu, yalan söyleyerek çıktığınız zirvenin elbet düşüşü olacaktır. Demek istediğim, potansiyelinizi ortaya çıkarın, cilalayın, iyice parlatıp sunun ve görmelerini bekleyin.