selinyetimoglu.com

PCC Profesyonel Kariyer Koçu & Kariyer Danışmanı, Ex-HR


Yorum bırakın

İnsan Kaynakları’na Önem Veren Şirketler Kazanıyor!

Boston Danışmanlık Grubu(BCG) ve Dünya İnsan Yönetimleri Birliği (WFPMA) tarafından yapılan yeni bir araştırmaya göre insan kaynakları uygulamaları çok başarılı olmayanlara göre bu uygulamaları başarılı olan şirketlerin gelir artışı 3.5 kat, kar marjıysa 2.1 kat daha fazla.

100’den fazla ülkeden 4200 yönetici ile yapılan araştırmanın sonuçlarına göre şirketlere kar getiren insan kaynakları uygulamaları arasında Okumaya devam et


1 Yorum

Çalışanları Kurumsal Marka Elçisi Yapmak: Turkcell Örneği

PERYÖN Kongresi’nde şu anda Kadir Has Üniversitesi’nde “Yeni Medya” dersleri vermekte olan İsmail Hakkı Polat‘ın bahsettiği bir araştırmaya göre içinde bulunduğumuz dönemde, bebek sahibi olacak kişilerin %23’ü doğumdan önce ultrason fotoğrafını sosyal medya hesaplarında paylaşıyor. Aşkını facebook aracılığıyla bulanların oranı %29’ken, ilişkisini SMS ile bitirenlerin oranıysa %33’müş. Teknolojiyi ve sosyal medyayı bireysel olarak günlük hayatımızın böylesine önemli kısımlarında kullanıyorken neden kurumlar da kurumsal markalarına değer katmak için kullanmasınlar?

Okumaya devam et


Yorum bırakın

Hayallerimizi Süsleyen Esnek Yan Haklar: Kartaca Örneği

Yenibiriş kariyer portalı tarafından yapılan ve 2539 kişinin katıldığı “yan haklar” araştırmasının sonuçlarına göre çalışanlar şirketlerinin servis, öğle yemeği, özel sağlık sigortası dışında vermesini istedikleri yan hakları şu şekilde sıralamışlar:

Okumaya devam et


Yorum bırakın

Her Şirkete Lazım: İşyeri Psikoloğu

Canada Life Grup Sigorta tarafından1000 katılımcı ile yapılan araştırmaya göre, çalışanların %80’inin verimi, hayat koşulları ya da kişisel kaygıları sebebiyle düşüyor çünkü konsantrasyon sağlayamıyor.


Yorum bırakın

Çalışanları Zincirlerle Bağlayın Demiyorum Ancak Bağlı Çalışan İyidir :)

Çalışanların işveren markasına güven duymaları, o marka altında çalışıyor oldukları için mutlu olmaları, yakın gelecekte şirket değiştirmeyi düşünmüyor olmaları ve kendi babalarının şirketiymişçesine verimli çalışmalarına “çalışan bağlılığı” diyoruz. Bir nev-i içsel motivasyon da diyebiliriz zira yukarıda saydıklarım varsa, o halde çalışan zaten motive ve daha modern tabiriyle “dedike” şekilde çalışıyordur diye düşünüyorum.

Eğer İnsan Kaynakları’nın amaçlarından biri çalışanlarda gerekli motivasyonu yaratmaksa o halde “ayın elemanı”na 100 TL prim vermenin ötesine geçecek işler yapmalıyız. Hatta artık maddi ödüllerin o kadar da önemli olmadığını, kişilerin manevi ödüllere de ihtiyaç duyduğunu görmeliyiz.

En ideali tüm çalışanların şirkete bağlı olması tabii ki, ancak ne yazık ki bu pratikte uygulanamıyor. Çünkü tüm şirketlerin aynı anda “en iyi işveren” olması, en değerli işveren markasını yaratabilmeleri teorik olarak da imkansız.

Peki sayın yöneticiler, şirket sahipleri ve İK’cılar, merak ediyor musunuz, sizin çalışanlarınız bağlı mı? Etmiyorsanız etmelisiniz. Artık “maaş veriyoruz ya daha n’apalım” devri kapandı, işveren olarak da inanılmaz bir rekabetin olduğu bir piyasada yer alıyorsunuz. Eğer çağa ayak uydurmaz, çalışanların beklentilerini göz ardı ederseniz, yarın bir de bakmışsınız elinizde avucunuzda işi bilen hiçbir çalışan kalmamış. Evet sadakat da önemli bir faktör ancak siz çalışanlarınızın mutluluğuna değer verdiğinizi belli edecek hiç bir faaliyette bulunmuyorsanız, onların şirkete manevi değer vermesini nasıl bekleyebilirsiniz ki?

Ve şu da önemli bir nokta ki, bu bağlılık meselesi sadece İK’nın problemi değil.

Sevgili Yönetim Kurulu üyeleri, Sayın İşveren Vekilleri ve Tüm Yöneticiler, size sesleniyorum. Çalışanlarınızın markanıza bağlılığını ölçümleyiniz. Bu bir lüks değil, “yaparsanız iyi olur” değil, bir an önce bütçelendirme planınıza alınız, bu konuda deneyimli İK’cılarınız varsa onlarla yoksa Danışmanlık şirketlerinin yardımıyla hemen yapınız!

Çalışan bağlılığı uygulamalarını geliştirme sürecindeki ilk adım var olan bağlılığı ölçmektir ve ilki tamamlandıktan sonra belirli aralıklarla tekrarlamak da oldukça önemlidir. Unutmamak gerekir ki bu ölçüm sadece sorunlu zamanlarda değil, her zaman yapılmalıdır. Bu konuda başarılı olan şirketlerden Yaşar Holding bu ölçümü 1997’den bu yana her yıl tekrarlıyor. JTI 2 yılda bir yapıyor. Danone Tikveşli ve Çelebi Holding de 2 yılda bir uygulamayı gerçekleştirenlerden.

Ancak önemli bir nokta da şu ki, bağlılık çalışması yaparken neden yaptığınızı çalışanlara açıkça anlatmalısınız. Aksi takdirde “n’oluyo acaba işten çıkaracaklar da kimi çıkaracaklarına karar vermek için anket mi yapıyorlar” algısı doğurur, kaş yaparken göz de çıkarabilirsiniz.

Towers Watson’ın araştırmasına göre, Türkiye’de bağlılığı yüksek çalışan ortalaması sadece %27. Yani her 4 çalışanınızdan sadece 1’i sizinle kalmaya devam edecek, en iyi ihtimalle. Dünya ortalaması ise %35.

Bu noktada şu gerçek de önemli, aslında bu ortalamayı yükselten tahmin ettiğiniz gibi batı ülkeleri değil. Aksine, sadakat ve minnet duygusuna fazlaca önem verilen doğu ülkeleri yükseltiyor. Yani, daha yüksek bir sonuca sahip olmalıydık. Durumumuz o kadar vahim işte.

Hay Group tarafından yapılan bir araştırmaya göre, bağlı çalışanın performansı bağlı olmayana göre 4,5 kat daha fazla. Sadece performans da değil, çalışanlar bağlı olduğu zaman daha az hata ile daha yüksek verimli iş yapıyor. Hem kişisel hem ortak stratejileri daha net belirleyerek uzun vadeli planlamalar yapılabiliyor ve işten ayrılma oranları düşüyor.

Bağlılık çalışmaları elbette anketle bitmiyor, önemli olan anketin sonucuna göre somut adımlar atılması ve hızlı hareket edilmesidir. Evet pek kolay bir süreç değil ancak çalışanlarınızı elde tutmak ve herkesin çalışmak isteyeceği bir şirket yaratma yolunda elinizi taşın altına koymanız ve bazı ödünler vermeniz gerekiyor.


Yorum bırakın

“Çocuk da Yaparım Kariyer de” ve Cam Tavan Sendromu

Üniversitede ve yüksek lisansta özellikle sosyal içerikli bölümlerde sayıca hep baskın olan kadınlar iş hayatında neredeler? Nereye saklandılar, neden hep erkekleri görüyoruz özellkle yönetim kademelerinde? Okumaya devam et


Yorum bırakın

Şirketinizde Sosyal Ağları Neden YasaklaMAmalısınız?

Bugün, kurumların yaklaşık yarısı çalışanların internet kullanımını oldukça geniş bir kapsamda kısıtlamış durumdalar. Saatlerce çalıştıktan sonra bir nefes alabilecekleri ortam olarak gördükleri Facebook, Twitter gibi sosyal ağlara giremiyorlar ve siz bunun kurumunuz için faydalı olduğuna mı inanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz. Bakın, neden:


Yorum bırakın

Bilişim Sektörüne Güncel Bir Bakış [Anket]


Dijital Pazarlama konusunda Türkiye’nin son zamanlarda en popüler blogu olan Webrazzi tarafından yaklaşık 1000 IT çalışanı ile yapılan anketin açıklanan sonuçları bazı bilinen gerçekleri tekrar vurgularken aynı zamanda çarpıcı veriler de sunuyor. Katılımcıların %58′inin 25-32 yaş aralığında olduğu ankete göre IT sektöründeki çalışanların sadece %3,4′ü kadın yazılımcı ve tasarımcılardan oluşuyor. Bu oranın, mühendislik fakültelerini tercih eden kız öğrenci sayısının her sene artıyor olmasına rağmen bu kadar düşük çıkması şaşırtıcı.

Sektördeki çalışanların rakamsal olarak çoğu (%51.4) kurumsal bir şirkette kadrolu olarak çalıştıklarını belirtirken, %19′u da son yılların trendi olan startup’larda çalışıyor. İlk bakışta bu oran zaman içinde startup oranının artması şeklinde değişecek gibi görünse de, bana kalırsa yeterince büyüdüğünde kurumsal şirkete dönüşen veya yeterince büyüyemediğinde ortadan kaldırılan startupların varlığıyla birlikte bu oranda çok da bir değişme gözlenmeyecek.

Sektörü uzmanlık alanlarına göre de oranlayan verilere göre pastanın en büyük dilimini backend yazılımcılar oluşturuyor. (What a surprise!) Oranı ise %59.6. Hemen ardındansa %18 ile frontend yazılım uzmanları takip ediyor.

Çoğunlukla sirkülasyon oranının yüksek olduğu söylenen Bilişim sektörü hakkında bilinenler bu anket ile değişecek gibi görünüyor. Zira katılımcılarının çoğu 5 yıldan uzun süredir sektörde olan anket katılımcılarının %46′sı, yani yarısı ikinci işlerinde çalışmaktaymış. Hiçbir sektörde çalışanların hayatlarını ilk girdikleri işte devam ettirmelerini beklemediğimizden bu sonuç gayet normal görünüyor.

Birçok yazılımcının hayalinin Silikon Vadisi olduğu bilindiğinden “Türkiye’dense yurtdışında çalışmayı tercih ederdim” diyenlerin oranının %76 çıkması da şaşırtıcı değil, aksine tahmin edilen gerçekleri bir kez daha vurgulayan bir veri olduğunu düşünüyorum.

“Bilişimde alaylı mı makbuldür, yoksa okullu mu?” sorusunun cevabı da bu ankette çok net bir şekilde “alaylı” olarak verilmiş. Hem de sektörün %63′ü lisans, %17′si yüksek lisans ve doktora mezunuyken. Bir yazılımcıyı en çok geliştirecek olanın kendi çabasıyla öğrenme deneyimi olduğunu bilenler %65 ile ağırlıklandırılmış. Çoğu sektör için bu söylenebilir aslında. Akademik bir kariyer hedeflenmiyorsa yıllarca okumak yerine her fırsatta staj yaparak, evde oturduğu yerde bir şeyler yazarak ve deneyerek kişinin kendine çok daha fazla katkı sağlayabileceğine inanıyorum.

Türkiye’de nispeten yeni olan Bilişim, BT, IT gibi farklı isimler ve kısaltmalarla tanımladığımız bu sektörün gelişim olanağı çoğunlukla yabancı yatırımcılara bağlanıyor, aksi halde “3-5 arkadaş toplanıp şirket kuralım”lara, biz risk almayı pek de sevmeyen Türkler çok sıcak bakmıyoruz.


Yorum bırakın

Y Kuşağı Start-Up’çı Çıktı

Bilindiği üzere, şu anda 18-30 yaş arasında olan gruba “Y kuşağı ismini” veriyor ve kendilerinden tuhaf yaratıklarmış gibi bahsediyoruz. Zira birçok alışkanlıkları ve karakteristik özellikleri ile kendilerinden önceki kuşaklardan ayrılıyorlar.

Yazılım firması PayScale ile Millenial Branding’in ortak yürüttüğü araştırmanın sonuçlarına göre, yepyeni bir “tuhaflıkları” daha keşfedildi: Bu çocuklar o büyük, binlerce kişinin çalıştığı, kurumsal, marka olan firmalarda değil, az kişinin çalıştığı, yaş ortalaması düşük olan start-up firmalarda çalışmayı tercih ediyor.

Bahsettiğim araştırmaya göre; Y kuşağının %47’si 100 kişiden az çalışanın olduğu firmaları tercih ediyor, %30’u 100-1500 çalışanın olduğu orta büyüklükteki firmalarda çalışmak istiyor. 1500’den fazla kişinin olduğu büyük firmalarda çalışmayı tercih edenlerse sadece %23’lük bir kesimle sınırla kalıyor.

 

Çünkü;

  • Az kişinin çalıştığı bir yerdeyseniz fark edilirsiniz. Y kuşağı fark edilir olmayı seviyor. Hem varlığı hem de fikirleri ve yaptıklarıyla… 50 bin kişinin çalıştığı bir yerdeyseniz kaybolursunuz.
  • Çok büyük kurumsal firmalar düzen sağlamak için çok fazla kural koyar. Az kişinin çalıştığı yerde ise kuralları çalışanlar belirler, belirli bir esneklik ve özgürlük vardır. Kısıtlanmazsınız. Y’ler kısıtlanmaktan hiç hoşlanmaz.
  • Girişimci ruhunuzu canlı tutmak istiyorsanız çalışanların da yönetimde söz hakkının olduğu küçük firmalarda bulunmalısınız. “Şunu yapalım” dediğinizde siz müdür yardımcısına, müdür yardımcısı grup müdür yardımcısına, grup müdür yardımcısı, grup müdürüne, grup müdürü başka bir müdür yardımcısına, o başka müdür yardımcısı sizin kısımdan sorumlu genel müdür yardımcısına vs. iletecekse o değerli fikrinizin yolda kaybolma ihtimali oldukça yüksektir.
  • En yoğun becerisini sosyal medya kullanımı olarak tanımlayan bir grup insana sosyal ağlara ofisten girişi yasaklamak kadar dar bir bakış açısı daha yoktur. Özgürlüğünü elinden alan işverenden koşarak uzaklaşmak istemesi bir Y için tuhaf bir davranış mı? Bence değil.

Y’lerin tüm bu özelliklerini biliyorken, büyük firmalar neden hala kurallarından taviz vermeden yeni mezun gençleri istihdam etme çabası içine giriyorlar, açıkçası pek anlayamıyorum. Ben de Y olduğumdan olsa gerek. 🙂


Yorum bırakın

Genç Yetenekler Kaçıyor, Durdurun!

Annie Murphy Paul’ün Business Insider’daki yazısına göre,

  • 30 yaş civarındaki, iyi okullardan mezun, kendini geliştirmiş, başarılı tecrübelere sahip genç yetenekler çalıştıkları şirketten ortalama 28 ayın sonunda ayrılarak farklı bir yere geçiş yapıyor.
  • 3’te 1’i çalışırken, yılda en az bir iş görüşmesine gidiyor.
  • %95’i potansiyel işverenleri takip ediyor.
Bu tür genç yetenekler, öğrenmediklerini, kendilerini geliştiremediklerini ve yöneticileri tarafından değer verilmediklerini hissettiklerinde işten kopuyor ve yeni kariyer arayışına giriyorlar. Onlar için eğitim olanakları ve koçluk uygulamalarının değeri oldukça yüksek ve bu tür uygulamalara şirket önem vermiyorsa onlar da şirketlerini değiştirmeye eğimli oluyorlar.
E artık teknolojik gelişmeler sayesinde oturdukları yerden başka iş bulmaları da kolay. Dolayısıyla bu tür yetenekli değerler ruhunuz bile duymadan kaçıp gidebilir. Ancak bizler muhtemel sebepleri bilen duyarlı İK’cılar olarak, yukarıda bahsettiğim onların da tercih ettiği çalışan marka değeri uygulamalarını şirketimize kazandırırız tabii ki, öyle değil mi? 🙂

 


Yorum bırakın

Kurum Kültürü ile Çalışan Mutluluğu Arasındaki Önlenemez Korelasyon

Konunun uzmanları tarafından yapılan tanımlara göre; Kurum kültürü; bir kurum, bir kuruluş ve bir işletmede biçimsel yapıyı karşılklı olarak etkileme niteliğindeki kurum içi değerler, inançlar ve alışkanlıklara denir.
Kurum kültürü; bir kurumda çalışan kişilerin davranışlarını yönlendiren normlar, kalıplar, inançlar, tutumlar ve davranışların oluşturduğu bir bütündür.
Deloitte’un 2012’de yaptığı “İşyerinde Kültür” konulu araştırmasına göre, yöneticilerin %94’ü ve çalışanların %88’i iş başarısı için belirli bir kurum kültürü olması gerektiğini düşünüyor. 
 
Yine aynı araştırmaya göre, yöneticilerin %83’ü ile çalışanların %84’ü kurumlarına bağlı ve motive olmuş çalışanların şirket başarısını doğrudan etkilediklerini düşünüyor. 
 
Bunlara ek olarak, kendi iş yerlerinde belirli bir kültür olduğunu söyleyenler ile “işyerimde mutluyum / bana değer verildiğini hissediyorum” diyenler arasında yüksek bir korelasyon bulunması da bizi şu sonuca götürüyor: Kurum Kültürü –> Motivasyon –> Şirket Başarısı
 
Özetle, şirketler somut başarı istiyorsa çalışanlarının soyut hislerine değer vermeli, onları önemsemeli, bu değeri de oluşturdukları kurum kültürüyle, bağlı çalışan yaratma uygulamaları ile göstermeliler. Bunun gerçekleşmesi için de İnsan Kaynakları çalışanları yol göstermeli, bu gerçekleri gerekiyorsa rakamsal verilerle ortaya koyarak onay mekanizmalarını harekete geçirmelidir.


Yorum bırakın

İş Görüşmelerinde Nihat Doğan FBI’e Karşı!

“İş başvurusunda bulunan adayların çoğu doğruları çarpıtıyor!” önermesi hakkında ne düşünüyorsunuz? “Şimdiye kadar hiçbir başvurumda, mülakatta ufacık bir yalan bile söylemedim” diyen var mı aramızda? Hepimiz tüm yöneticilerimiz ve iş arkadaşlarımızın her yaptığından hoşnut muyduk? Hepimiz hayatımızda hiç pişmanlık yaşamadan o noktaya mı geldik? O anlattığımız proje gerçekten de biz olmasaydık gerçekleştirilemez miydi? Hepimizin en sevmediğimiz özelliğimiz mükemmelliyetçi olmak mı?
Hayır.
CareerBuilder’ın ABD’de 9000 çalışan ile yaptığı araştırmaya göre iş arayanların %8’i CV’lerinde en az bir noktayı abartarak yazıyorlar. İş görüşmeleri yapanların %49’u CV’deki bir yalanı veya çarpıtmayı keşfetmiş. Hal böyle olunca, kurumlarına doğru adayları seçebilmeleri için işe alımcıların ekstra çaba harcamaları, bir anlamda yalan dedektörüne dönüşmeleri gerekiyor.
is-gorusmeleriBunun için en basit yol ise bana kalırsa, iş görüşmeleri öncesinde yalanı nerede arayacağını bilmek. HireRight firmasının yaptığı bir araştırmaya göre, adayların 3’te 1’i geçmiş iş tecrübelerindeki tarihler konusunda doğruları çarpıtıyor. Bence eğer iş tecrübeleri hep kısa süreli olmuşsa ve iki iş arasındaki boşluk uzunsa bu konu irdelenmeli. Şu ana kadar görüşmelerde elediğim adayların yaklaşık %20’sini bu tarihler konusunda verdiği çelişkili cevaplar veya örneğin 2 sene boyunca evde boş oturmuş olmasını mantıklı bir nedene dayandıramaması gibi sebeplerle olumsuz bulmuşumdur.
Tarihlere ek olarak, alınan sertifikalar ve diplomalarla ilgili yanlış bilgi verildiği de sıkça görülüyor.
Tabii bir de maaş bilgisi konusu var. Müstakbel işvereninden yüksek maaş isteyebilmek için en son aldığı maaşı yükselterek söyleyenler de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Konu yalan dedektörlüğü olunca FBI ve CIA neler yapıyor diye bakmamak olmaz herhalde. Emekli FBI memuru Greg McCrary, geçmişi anlatırken kendi yaptığı şeyi “ben” değil “biz” diye anlatan kişiden şüphelenmemizi öğütlüyor. Ben demekten kaçınan bu kişilerin anlattıklarını detaylandırmasını isteyebiliriz. “Peki sen tam olarak ne yaptın?” diye sorarak ayrıntıları öğrenmeliyiz. Tabii bu noktada, Türk toplumunun Nihat Doğan misali tevazu ile kendinden “Biz ” diye bahsedebileceği gerçeğini de unutmamak lazım.
CIA’in önerisi de benzer yönde. Eğer karşınızdakinin anlattığı hikayede eksik noktalar varsa, o anda yazıyor olması muhtemeldir. Bu yüzden detaydan kaçınmasına izin vermeyin. Atladığını düşündüğünüz noktalar varsa sorgulayın.
Sözel gerçekliğin yanında bir de beden dili uygulamaları var, ki ben hepsine o kadar da katılmıyorum. Yine de merak edenler için açıklamak isterim: Virginia Üniversitesi’nden De-Pavlo ve Morris’in yaptıkları bir dizi araştırmaya göre, göz kontağı kurmaktan kaçınanlar, aşırı yüksek sesle konuşanlar ve daha az el-kol kullanarak anlatanlar yalan söylüyor olabilirler.
Ben bunların kişiye özel karakteristik alışkanlıklar olabileceğini düşünüyorum. Örneğin ilkokulda çok elimi kolumu kullanarak anlattığım için öğretmenim ellerime cetvelle vurmuştur ve o alışkanlığımdan vazgeçmişimdir. Veya kulağımda işitme kaybı vardır ve henüz bunun farkında değilimdir, bu da bilinçsiz şekilde yüksek sesle konuşmama sebep oluyordur.
Son olarak eklemek istediğim oldukça basit bir taktik var: Karşınızdakini iyi dinleyin! Eğer anlattıkları çelişki barındırıyorsa kullandığı sözcüklerde, yaptığı açıklamalarda kendini ele verecektir. “Hmm az önce yöneticinizle çok iyi anlaştığınızı söylemiştiniz, şimdiyse sizi anlamaya çalışmadığını söylüyorsunuz?” yorumunu yapabilmeniz için duymakla yetinmemeniz, anlattıklarına kendinizi vererek dinlemeniz gerekiyor.