selinyetimoglu.com

PCC Profesyonel Kariyer Koçu & Kariyer Danışmanı, Ex-HR

The Business Show: Avrupa’nın En Büyük İş Etkinliği

Yorum bırakın

Giriş kartım 🙂

Bir aydır beklediğim, heyecanla kaydolduğum etkinlik bu hafta gerçekleşti. Avrupa’nın en büyük iş etkinliği olarak duyurulan fuarın seminerler tarafında konuşmacı listesini gördüğümde hakikaten heyecanlandım. Bir taraftan da gerildim çünkü aynı anda konuşmacıların konuşma yaptığı 14 ayrı salon ve üzerine bir de her biri 1’er saat süren masterclasslar vardı. Kendime “katılmak istediğim konuşmalar” listesini yaptıktan sonra aynı anda sadece tek bir yerde olabileceğim için çok sayıda konuşmayı elemek zorunda kaldım.

Fuar, oldukça büyük bir fuar alanı olan ExCel London’da gerçekleşti. Önceden verilen bilgide Covid/aşı durumunun kapıda sorgulanacağı belirtilmişti. Ancak pek çok etkinlikte bu formalite olarak yazıldığı ve pratikte hiçbir kontrol olmadığı için burada da öyle olacağını düşünerek kendi belgelerimi hazırlamadan gittim. Neyse ki kapıda bana sıra gelene kadar Hayat Eve Sığar uygulamasından açıp güvenlik görevlilerine aşımı gösterebildim. Aşılarımı Türkiye’de olduğum için İngiltere’nin uygulaması olan NHS App’te görünmüyorlar. Muhtemelen bu kapıdaki kontrol dolayısıyla içeride insanlar aşırı rahattı. Tek tük maskeli ziyaretçiler varken stant görevlilerinden hiçbirinde maske görmedim. Ben günün %90’ında maske taktım. Bir şey içecekken çıkardım maskemi.

Sabah saatlerinde oldukça sakindi. Ben ilk giren ziyaretçilerdendim ancak öğleden sonra o kadar kalabalık oldu ki koridorlarda yürümek oldukça zorlaştı. Katıldığım seminerlerden aldığım notlardan kısa kısa bahsedeceğim.

Blue Diamond Wellbeing firmasından Primrose Roberts, “Workplace Wellbeing” başlıklı konuşmasında bir psikoterapist olarak spaya ek olarak psikoterapinin işyerlerindeki çalışanlarda stres ve anskiyeteyi azalttığına dair çalışmaları anlattı. İngiltere’de her 4 kişiden 1’i hayatında en az bir kez ruhsal sağlık sorunları yaşıyor. Konuşmacının yöneticilere önerisi “ekipteki kişilerin sorunlarını önceden fark edebilmek için onları gözlemlemeniz gerekiyor” şeklinde oldu. Ekibinizde çalışan kişilerin ne zaman stresli veya öfkeli olduğu gibi bilgileri bir kenara not etmeyi önerdi.

Dr. Alka Patel, iş-özel yaşam dengesi konusunda çalışmalar yapıyor. Enerjisini çok sevdiğim konuşmacılardan biriydi. Kürsü arkasından konuşma yapıp inmek yerine çok daha interaktif ve ilgi çekici bir konuşma hazırlamıştı. Konuşmanın içerisinde dinleyicilerden birini yanına alıp tek ayak üzerinde durarak konuşmaya devam etti. Tek ayak üstünde dengede durmanın zorluğunu iş-özel yaşam dengesinin zorluğuna benzetti. Bir başka yerde seyircilere tenis topları dağıtıp kendi gözüne uyku bandı taktı ve konuşmasına devam eder ve hiçbir şey göremezken seyircilerin rastgele top atarak kendisini vurmalarını istedi. El yordamıyla yolunu bulmaya çalışırken hayatın beklenmedik sürprizlerine benzetti bu topları. İşle ilgili önemli bir toplantıya girecekken oğlunun okulundan aranıp hemen gelmesinin istenmesi gibi beklenmedik ve ani durumlarla baş etmeye çalışmak bu topların darbeleriydi ona göre. Hepsini aynı anda yapmaya çalışınca, pek çok şeye yetişse bile hala kendini başarısız ve suçlu hissettiğinden bahsetti. LIFE STYLE kelimelerindeki harflerden oluşturulmuş kelimelerle bir metot önerisinde bulundu.

Life’s purpose

Identity

Food

Exercise

Sleep

Time out

Your connections

Learn habits

Emotions

Bir başka seminerde, Natalie Ellis “HR Horror Stories” başlıklı konuşmasında İK’nın korkulu rüyası olan davalardan bahsetti. Kendisi Rebox HR’da çalışıyor ve müşterileri olan şirketlerin hukuki süreçlerden kaçınabilmeleri için danışmanlık veriyorlar. Davaları kazanmanın en iyi yolunun dava açılmadan önce önlem alınması olduğunu belirterek etik ve yasal adımlar atmaları için müşterilerine danışmanlık yapıyorlar. Çünkü, dediğine göre, bir işverenin mahkeme salonunda kürsüye çıkmasının maliyeti ortalama 8000 GBP. Yaşanmış gerçek olaylardan örnekler vermesi sunumunu çok daha anlamlı kıldı. Geçen senelerde gazetelere haber olan bir davadan bahsetti. Üniversitede asistan olarak çalışan bir kadın “ailevi sorunlar dolayısıyla” izin almış ancak daha sonra Facebook’ta paylaştığı fotoğraflardan anlaşılmış ki aslında İtalya’ya tatile gitmiş. Haberi paylaşan gazetelerde haber altına yapılan yorumlarda ağırlıkla “Aferin kıza ne güzel yapmış” minvalli yaklaşımlar olması dolayısıyla halkın desteğini alan bir kahramana dönüşmüş. Başka bir dava, ki benim çok daha fazla ilgimi çekti, hamile olduğunu öğrenen bir kadın çalışanla ilgili. Çalışan, hamile olduğunu öğrenince bunu yöneticisiyle paylaşıyor. Ekiptekiler bunun üzerine daha farklı davranmaya başlıyorlar. Laf arasında “burada çalışmaya başladığında bunu planlıyor muydun?” gibi soruları ve yorumları oluyor. Ardından çalışan bu rahatsızlığını dile getiriyor, aslında burada çalışmaktan memnun olduğunu da söyleyerek bu rahatsızlığı dolayısıyla istifa ediyor. Açtığı davayı, kendisi istifa etmiş olmasına rağmen “Haksız sebeple işten çıkarma” (unfair dismissal) kararı ile kazanıyor. Bu emsal davayı görmekten memnunum çünkü Türkiye’de tam olarak aynı durumu yaşayıp üzerine bir de işten çıkarılan çok yakın örneklerim var.

Konuşmacının söylediğine göre sadece iş ilanları üzerine dava açarak oldukça yüklü miktarlar kazanan avukatlar varmış. Örneğin, iş ilanında “Kadın adaylar aranmaktadır” denilmişse ve o kriter dışında tüm kriterleri sağlayan bir erkekseniz bu ilan üzerine şirkete dava açabiliyor ve kazanabiliyorsunuz. Avukat ücreti de şirketin masrafı olacağından şirket dışında herkes kazanıyor… Ayrımcılığa karşı mahkemelerin bu duruşunu gösteren örnekler sevindirici.

Bir başka seminerde Robin Hills “Creativity: The Brain and Emotional Intelligence” başlıklı konuşmasında beynin yanlış algıladığı birkaç klişe birkaç da ilk kez gördüğüm resim gösterdi. Hani şu, bakınca vazo mu yoksa 2 tane birbirine bakan yüz mü görüleceği kişiden kişiye değişen türde görsellerden… Söyledikleri arasında önemsediğim ve vurgulamak istediğim bir nokta, baskı altında kalan beynin sağlıklı çalışamayacağı kısmı. Sahneye 2 kişi aldı. Bir kişiden normalde çok basit olan bazı soruları yanıtlamasını istedi. İkinci kişinin göreviyse soru sorulduktan itibaren 5’ten geriye doğru yüksek sesle saymaktı. Hemen yanında yüksek sesle kalan süre söylenirken bu çok basit sorulara sahnedeki kişi cevap veremedi. Aynen, TV karşısında Milyoner izlerken çoğu soruyu bilip gerçek programa çıkınca ilk sorudan elenenlerde olduğu gibi. Ve bu gerçekliğin iş yaşamındaki etkisi de böyle oluyor. Sürekli baskı ve stres ile yönetilen iş yerlerinde çalışanlar basit hatalar yapabiliyor ve potansiyellerini gösteremiyorlar.

Lance Harris “Business Benefits of Employing Prison Leavers” başlıklı konuşmasında eski mahkumların istihdamının şirketlere katkılarını anlatıyordu ki tesadüfen konuşmasına katıldım. Çünkü esas katılmak istediğim konuşma iptal olmuştu ve bulunduğum yere en yakın salona, biraz da oturup dinlenmek için girdim. İyi ki de girmişim. Adalet Bakanlığı’nın bir çalışanı olan Lance Harris’in mizahi yaklaşımı ve gelen sorulara verdiği esprili cevaplarla neşelendim. Daha önce katıldığım bir başka iş fuarında da Emniyet Müdürlüğü’ndeki amirlerin konuşmasında aynı şeyi düşünmüştüm. Bir kez daha tasdik almış oldum. Türkiye’de kamu görevlileri aşırı ciddiler. Bir kamu görevlisi böyle bir seminere çıkacağı zaman mutlaka yazılı bir metin elinde olur ve konuşmanın çoğunu okuyarak yapar, konuşarak değil. Ve o konuşmanın içinde esprilere genelde de yer yoktur. Neden ki? Neden bu ciddiyet? Bu ciddi konuşmaları yapan bazı kişileri günlük hayatta gördüğümde aslında çok da esprili ve güleryüzlü olduklarına şahit olduğum da oluyor. O halde kimin beklentisi bu ciddiyet?

Genel olarak izlenimlerime gelecek olursak, stantların kalitesi Türkiye’deki kongre ve fuarlardaki stantlarla hemen hemen aynı. Öte yandan, stantların dikkat çekici olması için kullanılan yaratıcılık İngiltere’de Türkiye’dekinden daha güçlü. Örneğin, muhasebe programı satışı yapan bir marka tanıtım için 50’li yaşlarında olup revü kızı gibi parlak payetli şık ve açık bir kıyafet giyen bir hanımefendiyle anlaşmış. Gün boyu hem stant önünde durarak hem tüm fuar alanını dolaşarak broşürler dağıttı ve ziyaretçileri standa davet etti. Kendisiyle yaptığımız kısa sohbetteki esprili yaklaşımı benim daha da çok ilgimi çekti.

Daha önce katıldığım birkaç seminerde de gördüğüm bir şey vardı, bu fuar sonrasında artık kesin emin oldum. Bir konuşmacı sahnedeyse, katılımcıların büyük çoğunluğu pürdikkat onu dinliyor, gözleriyle takip ediyor veya elindeki deftere not alıyor. Telefonuna bakan kişi sayısının en fazla 1 veya kalabalık sunumlarda 2 olduğunu gözlemledim. Türkiye’deki eğitim, sunum ve seminerlerdeyse çoğunluğun telefonuna bakmakta olduğu hep dikkatimi çekmiştir. Buradaki yaklaşım çok hoşuma gitti. Konuşmacılar adına mutlu oldum. Günlerce hazırlık yapıp çıktığınız sahneden her hareketini görebildiğiniz katılımcıların yarısı size değil telefonuna baktığında sahnede olmak çok daha az keyifli oluyor çünkü.

Sizin de izlenimlerimle ilgili sorularınız veya paylaştıklarımla ilgili yorumlarınız varsa aşağıya yorum olarak bırakabilirsiniz.

Etkinlik ortamını görmek isterseniz bu içerikle oluşturduğum VLOG’umu Youtube’dan izleyebilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s