selinyetimoglu.com

PCC Profesyonel Kariyer Koçu & Kariyer Danışmanı, Ex-HR


Yorum bırakın

İnsan Kaynakları Sendikası

Wikipedia’ya göre sendika, çalışanların ortak hak ve çıkarlarını korumak, sorunlarını çözmek için kurulmuş, devlet, siyasi parti ve iktidar örgütlenmelerinden bağımsız örgütlerdir.

Türkiye’de sendikal hareketler 1960’lı yıllarda başladı ve aslına bakılırsa o günden bu yana oldukça radikal değişimler geçirdi. Özellikle sosyal diyalog konusunda oldukça olumlu gelişmeler oldu. O yıllarda sendikaların isteklerini iletebilmeleri için illa greve gitmeleri, çalışanların seslerini duyurabilmeleri için büyük risk alarak iş bırakma eylemi yapmaları gerekiyorken, bugün sendika temsilcileri ile işveren temsilcileri karşılıklı oturup çaylarını yudumlayarak taleplerin orta yolunu bulabiliyorlar.

Okumaya devam et


1 Yorum

Bugün Çalışma Arkadaşına Teşekkür Ettin Mi?

Kurum yöneticilerinden her geçen gün bir kısmı daha toplam iş verimini etkileyen faktörlerden birinin de çalışanlar arasındaki iletişim ve takım olma duygusu olduğunu fark ediyorlar. Bu birliktelik duygusunu ve iletişimi sağlamak da her zaman çok kolay olmuyor. Özellikle bazı ortamlarda çalışanların birbirlerine açık şekilde kötü davrandığı gözlemlenebiliyor. Kurum kültürü kavramı ne yazık ki her zaman olumlu sonuçlar getirmiyor. Bazı kültürler var ki, tüm çalışanlar ekip içinde birbirine sağladıkları yardımı yardım değil de zorunluluk olarak görüyor ve harcanan emek için teşekkür etmek akıllarına bile gelmiyor. Çünkü “zaten yapmak zorunda olduğu işi yaptı” diye düşünüyorlar. Bu durumu ortadan kaldırmak için bazı kurumlar şirket içinde çalışanların birbirlerine teşekkür etmelerini teşvik etmek için uygulamalar geliştiriyor. Bu konuyla ilgili yaptığım araştırmanın sonucunda Türkiye’den ve dünyadan oldukça farklı uygulama örnekleri buldum ve herkesle paylaşmak istedim. Buyrunuz:


Yorum bırakın

PERYÖN 2013’ün Ücret Artışlarını Araştırıyor!

Türkiye’nin  İnsan Kaynakları alanındaki en köklü ve saygın derneği olan PERYÖN Personel Yöneticileri Derneği, İK’ya sağladığı katkılara her geçen gün bir yenisini eklemeye devam ediyor.

En son geçen ay İstanbul’da düzenlediği eşsiz kongrenin olumlu etkileri henüz akıllardan silinmemişken şimdi de yeni bir araştırma için dernek kolları sıvadı.

PERYÖN 2012 Ücret Artışı ismindeki bu anket çalışması önümüzdeki yılın maaş artışlarına dair öngörüleri araştırıyor. Daha önce de benzer şekilde Çalışan Devir Oranı gibi konularda araştırmalar yapan dernek Türkiye’de İnsan Kaynakları’na faydalı olacak çalışmalar yürütmeye devam edecek gibi görünüyor.

Tüm İK profesyonelleri kurumlarındaki bilgiyi paylaşarak araştırmaya katkı sağlayabilir ve daha sağlıklı veriler ortaya çıkmasına yardımcı olabilir.

Araştırmada PERYÖN ile paylaşmış olduğunuz veriler gizli tutulacak.
Siz de 5 dakikanızı ayırarak bu yararlı çalışmaya katkıda bulunmak isterseniz şuradan ulaşabilirsiniz.


Yorum bırakın

Kariyer Yolunda Parayla Saadet Olur Mu?

Mutlu çalışan yaratmak için artık tek yol çok para vermek değil. Eskinin dar vizyonuna göre “ne kadar ekmek o kadar köfte” misali yüksek maaş alan çok mutlu olur devri kapandı. Artık para kadar önemli pek çok farklı faktör var:

  1. Fikirlerin dinleniyor olması: Özellikle Y kuşağından olan çalışanlar içinde yer aldıkları düzeni doğrudan etkileyecek fikirler üretebilmek istiyorlar. Bunun için de kendilerini dinleyen ve söylediklerini önemseyen yöneticiler istiyorlar.
  1. Bir amaç için çalışmak: Sonucunda gerçekleşecek olan değişimin faydalı olacağına inanmayan bir kişiyi motive edemezsiniz, istemeye istemeye çalışan birinin yaptığı işte de elbette eksikler olacaktır. Aynı şekilde artık çalışanlar yaptığı işi neden yaptığını bilmek istiyor. “Şu raporu hazırla” demek yeterli değil, o raporun nerede kullanılacağını de belirtmelisiniz.
  1. Objektif performans takibi: Doğru gözlem yoluyla siyahla beyazı ayırt etmezseniz beyazı da kendi elinizle grileştirirsiniz farkında bile olmadan. Bu dönemde artık herkes fark edilmek istiyor ve yöneticisi tarafından fark edilmediğini düşünen çalışanın verim kaybı da oldukça yüksek olabiliyor.
  1. Sorumluluk: Artık çalışma hayatına yeni başlayan kişiler bile kendilerine ait bir sorumluluk olması gerektiğini düşünüyor. Bir işi başından sonuna dek kendisinin planlamasına izin verin, uzaktan gözlemleyerek kontrol edin ama özerk olduğunu hissetsin ve doğru adım atabilmek için ona güven verin.
  1. Esneklik: Çalışma saatlerinden başlayarak esneklik tanınabilir. Sabah 9 akşam 6 gibi katı saat uygulaması olan kurum sayısı her geçen gün azalıyor. Bu güncellemeye ayak diretmenin kimseye      faydası yok artık.
  1. İlgi: Çalışanlarınıza ilgi gösterin, sadece yaptıkları işle değil, özel hayatları ve kariyer planlarıyla ilgili de sizinle arkadaşça sohbet edebilsinler.
  1. Şeffaflık: Özellikle ücretlendirme ve terfi gibi kritik konularda kimin neyi neden hak ettiğini herkesin bilmesini sağlayın. Böylece hem kuruma güven duyulmasını hem de çalışanların kendi kariyerlerini daha net planlamasını sağlayabilirsiniz.

    8.  Farklılıklara Saygı: Eşitlik, hak, hukuk, ayrımcılık gibi kavramlara gün geçtikçe daha fazla özen gösterilen bir dünyada yaşıyoruz. Çağın gerisinde kalmayalım ve kendimize benzemeyen herkesi “anormal” olarak tanımlamaktan vazgeçelim. Eğer pratikte de uygulanabilirse “Herkesi kucaklayan Cumhurbaşkanı olmak” gayet başarılı bir stratejidir.

Yani artık motivasyon konusu her açıldığında sadece ücretlendirmeyi algılamayı bırakalım lütfen.


Yorum bırakın

İş Hayatı İle Özel Hayatı Entegre Ettirebildiklerimizden Misiniz?

Teknolojinin azizliğine uğrayıp gecenin bir yarısı akıllı telefonunuza gelen epostanın sesiyle mi uyanıyorsunuz? Akşam mesai bitiminde ofisten bir türlü çıkamadığınız için çocuğunuzu okuldan almaya bu hafta da mı gidemediniz? “İş hayatı ile özel hayat dengesi kuramıyorum, yakamdan düşmüyorlar” diyerek şirketinize mi veryansın ediyorsunuz?

Hayat beklentilerinizi karşılamıyorsa beklentilerinizi gözden geçirmeye ne dersiniz?

Özel hayat ile iş hayatı arasında denge kurma çabası ve keskin sınırlar çizme telaşı bu şartlar altında ne yazık ki pek mümkün görünmüyor. Özellikle, evindeyken çalışan, ofisteyken sosyalleşen Y kuşağı da işin içine girince “normal”lerimiz değişime uğradı.

Her zaman şirketler çalışanlarına esneklik tanımalı, hem fiziksel hem psikolojik olarak sınırları mümkün olduğunca kaldırmalı fikrini savunmuşumdur. Evden çalışma imkanı, ofiste sosyal paylaşım sitelerine giriş izni gibi esneklikler bence çalışanlardan çok daha yüksek verim alınmasını sağlayan, üzerine bir de çalışan bağlılığına katkı sağlayan uygulamalardandır. Öte yandan, çalışanların lehine olan uygulamaları desteklediğim gibi, şirketlerin lehine olanları da eşit ölçüde desteklemek gerektiğini düşünüyorum.

Örneğin, çalışanlar ofisteyken arkadaşı aradığında telefonuna cevap verebiliyorsa; haftasonu bir arkadaşıyla oturmuş kahve içiyorken yöneticisinden gelen aramayı görmezden gelmemeli. Başka bir deyişle, iş hayatı ile özel hayat arasında keskin sınırlar oluşturmaya artık çabalamayalım, nasıl daha dengeli bir entegrasyon sağlayabiliriz diye düşünelim. Hem kişisel hedefleri hem iş hedeflerini göz önünde bulundurarak iş – ev entegrasyonu yaratalım.

Forbes blog yazarlarından Ron Askenas’ın bahsettiği bir araştırmaya göre, iş planını, yani ne zaman nasıl çalışacağını kendisi belirleyen çalışanlar daha verimli iş sonuçları çıkarıyor.

ABD’de yapılan İş-Özel Hayat Entegrasyonu konulu ankete göreyse en yüksek puanı alan şirketlerden ikisi Linkedin ve Mitre.

Özetle, uzaktan gözlemleyerek belirli sınırlar çerçevesinde sağlanan esneklikler hem yöneticilerin hem de yönetilenlerin daha mutlu çalışanlar, daha da önemlisi daha mutlu bireyler olmasını sağlayacak gerekli koşullardandır diye düşünüyorum.


Yorum bırakın

İyi Liderlik Zannedilen Etkili Mobbing Yöntemleri ve Hasta İşyerleri

PERYÖN Kongresinin üzerinden geçen süreye rağmen üzerimdeki etkisini henüz yitirmiş değil. Dinlediğim konuşmalar arasında en etkileyici olanlardan biri de Boğaziçi Psikoloji mezunu ve Münih Üniversitesi’nde İş Psikolojisi üzerine master yapmış olan Lütfiye Kaya Cicerali’nin Mobbing konulu konuşmasıydı.

“İyi Liderlik Zannedilen Etkili Mobbing Yöntemleri ve Hasta İşyerleri” başlıklı oturumda yer alan bilgilere göre, “mob” çete anlamına geliyor ve Leymann’a göre mobbing de içgüdüsel bir olay. Doğaya baktığımızda hayvanların kendi bölgelerini korumak için küçük hayvan topluluklarına saldırı düzenlediklerini görüyoruz. Bazen hayvan topluluklarına değil tek bir hayvana odaklanıp onu yok etmeye çalışan bir grup oluşturabiliyorlar. Mobbing uygulayan hayvanlarla işyerindeki mobbing’in amaçları da aslında aynı: Kendi varlığını sürdürmek ve daha iyiye ulaşmak.

Daha önce “Mobbing Diye Bir Şey Var, Hatta Mağdurlar Var, Hatta Bir de Dernekleri Var” başlıklı yazımda da bahsettiğim gibi mobbing’in pek çok türü var. Ve literatürde her biri farklı şekilde isimlendirilip uzmanlar tarafından inceleniyor:

  • Bullying 2 kişinin çatışması anlamına geliyor.
  • İşyeri kabalığı olarak Türkçe’ye çevirebilceğimiz “workplace incivility”, örneğin bir çalışanın başka bir çalışana kasten selam vermiyor olduğu durumlar için kullanılıyor. Avrupa’da şu anda mobbing’in pek çok türü ortadan kaldırılmış olsa da bu tür hala varlığını sürdürüyor.
  • Micro-management, genelde yönetici konumunda olan kişiler tarafından uygulanıyor çünkü yönetimi altındaki kişilerin yaptığı en ufak işlere bile karışmak anlamına geliyor. Çalışana kendini değersiz ve işe yaramaz hissettirdiği için mobbing’dir.
  • İstismarcı süpervizyon denilen türde ise mobbing yapan kişi de durumdan hoşnut değil çünkü bunu yapmak zorunda bırakılıyor. Örneğin, Genel Müdür, Genel Müdür Yardımcısı’nı sıkıştırıyor, Genel Müdür Yardımcısı departman müdürlerini sıkıştırıyor, onlar da mecburen kendi astlarını sıkıştırıyor.

Genel olarak mobbing hiyerarşinin daha çok olduğu yerlerde görülüyor. Askeri kurumlar, emniyet teşkilatı, aile şirketleri, üniversiteler bu kurumlardan bazıları.

Bir başka mobbing türü ise “Toksik Liderlik” olarak adlandırılan tür. Whicker’ın terimiyle adlandırılan bu tipte, oldukça otoriter ve aşırı disiplinli bir lider var, ve yarattığı korku ile kontrol sağlıyor. Mükemmelliyetçi ve biraz da narsist olan bu lider takipçileri üzerinde oluşturduğu baskı ile yönetiyor. Stockholm Sendromu ile de takipçileri bu lidere hayranlık duyuyor ve sorgulamadan farkında olmadan o ne derse yapıyor, hatta onun hayat tarzına uyum sağlıyor. Ülkemizde son zamanlarda dini inanca bağlı toksik liderlik de yaygınlaşıyor. Normalde cuma namazına gitmeyen bir çalışan, liderin inancına uyum sağlayarak gitmek zorunda kalabiliyor.

Evet mobbing’in pek çok türü var ve ne yazık ki oldukça yaygın bir durum ancak her yapılanı da mobbing’le karıştırmamak gerekiyor. Olumsuz Sosyal Davranış olarak adlandırılan durumda, sistematik olmayan biçimde ve sadece bir kişiye odaklanmayan, herkesin etkilendiği olaylar vardır. Örneğin yöneticiniz size bazen selam vermiyor olabilir, ve bir tek size de değil diğer çalışma arkadaşlarınıza da zaman zaman “günaydın” demeden ofise giriyorsa buna mobbing diyemeyiz.

Seminer sırasında duyduğum bir başka şaşırtıcı bilgi ise Akdeniz ülkelerinde mobbing yüksek olmasına rağmen kültürden dolayı yapılanların normal karşılanıyor ve olumsuz algılanmıyor olması. Bu yüzden de Avrupa’da en yüksek mobbing oranına sahip ülke Finlandiya olarak belirlenmiş.

Mobbing’in olumsuz sonuçlarından birisi de sadece hedefte olan kişinin değil, durumun farkında olan ancak elinden bir şey gelmeyen diğer kişilerin de etkileniyor olması. Özellikle dışa dönük olan ve empati yapabilen kişilerin farkındalığı yüksek olduğu ve kendilerini mağdurun yerine koyabildikleri için acı çekiyor.

Mobbing’in ciddiyetini kavramak oldukça önemli. Bu sorun sebebiyle yaşadığı stresten kanser olan mağdurlar var. Türkiye’de açılmış davalar arasında üniversite mezunu muhasebeciye temizlik işi verilmesi gibi konular olduğu düşünülürse bu sonuç pek de şaşırtıcı değil. Nevzat Tarhan tarafından 2003 yılında yapılan araştırmaya göre Türkiye’de en çok karşılaşılan semptomlar baş-boyun ağrıları, mide ve kalp rahatsızlıkları, ruhsal çöküntü, içki-sigara bağımlılığı ve hatta intihar. Şu ana kadar açılmış davalar arasında iki intihar davası da var ve bu kişilerden biri profesörmüş.

 

İsveç’te tüm intiharların %20’sinin kaynağı Mobbing olarak belirlenmiş. Hatta Japonya’da  Harakiri denilen “gurur intiharı” çok yaygın olduğu için şirketler işe başlamadan önce çalışanlara sözleşme imzalatıyor “burada çalıştığım süre içinde intihar edecek olursam bunun şirket yüzünden olmadığını kabul ederim” diye.

Bu konu önemsenmeyecek bir şey değil, özellikle İnsan Kaynakları bunun sürekli farkında olmalı, sürekli tüm çalışanları gözlemliyor ve kontrol altında tutuyor olmalı, hatta gerekirse belirli aralıklarla isimsiz anketler düzenlemeli, çalışanlarla birebir görüşmeler gerçekleştirerek nabız yoklamalı. Ancak tabi kii her şeyi İnsan Kaynakları’ndan beklememek gerekiyor. Bireylerde de farkındalık oluşturmak gerekli. Örneğin bir çalışan birdenbire egzama olduysa veya yeni bir tik geliştirdiyse, ve aynı zamanda mobbing’e uğruyor olabileceğinin farkındaysa bu ikisini bağdaştırmalı. Bunun için “Mobbing nedir ne değildir” konulu bildiriler yayınlamak ve mümkünse uzman konuşmacılarla seminerler organize etmek kurum içinde farkındalık artırma yolunda önemli adımlar olabilir.


Yorum bırakın

İnsan Kaynakları Kafası [İnfografik]

Bence iş dünyasında yer alanları ikiye ayırabiliriz: İnsan Kaynakları çalışanları ve İnsan Kaynakları çalışanlarından nefret edenler. 🙂

İçerden bakılınca İK, kurumlarının en iyi olmasını sağlayacak çalışanların mutluluğu ve refahı, daha rahat bir çalışma ortamı gibi koşulları sağlamak için oradadırlar ve bunun için ellerinden gelenin en iyisini yaparlar. Dışarıdan bakılınca ise İK, kurumlarındaki işleri yavaşlatan gereksiz prosedürlerle uğraşan, çalışanların rahatını bozmak için yersiz kurallar koyan ve “suratsız”, “gıcık” kişilerdir.

Elbette İK’cı olup da idealistik biçimde en ulvi amacı çalışan mutluluğu sağlamak olmayan kişiler var olduğu gibi İK’cıların “o kadar da kötü olmadığını” düşünen dışarıdan gözler de vardır, ancak genel anlamda böyle bir kutuplaşmadan söz etmek mümkündür. Ben de bir çekirge sosyolog olduğumdan genelleme kokusu duydum mu genellemeler yapmadan duramam. 🙂

Kendi işim diye demiyorum, ama İK’cılar o kadar da kötü insanlar değil. “Bİ TANISANIZ SİZ DE SEVERSİNİZ”. 🙂

İnsan Kaynakları Kafası olarak adlandırdığım aşağıdaki infografik de İK’cıların aklından geçenleri anlamamıza yardımcı olur belki diye düşünüyorum. Cicili bicili giyinip kocaman kolyeler takan İK’cılarımız bakalım gerçekten sürekli “Bugün kimin ayağını kaydırsam” diye mi düşünüyormuş…


Yorum bırakın

Kurumsal Facebook’la Sosyalleşiyoruz!

Teknoloji böylesine hızla ilerliyorken konuyla ilgili eğitimleri sadece mühendislik fakültelerinin vermesini bekleyenler bekleyedursunlar, çağa ayak uyduran birçok üniversite e-iş, sosyal medya gibi lisans veya yükseklisans programları açmaya başladı bile. Bu eğitimleri tamamlayıp diplomalarını alanlar da iş hayatında teknolojinin sosyal boyutlarını analiz ederek iş hayatına entegre etme çalışmalarına devam ediyorlar.

Bu çalışmalardan biri de kurumsal sosyal ağ üzerine yapılanlar. Şirketler eskiden olduğu gibi sadece yöneticilerden gelen bilgilendirme ve emirlerle oluşan tek yönlü iletişim tarzının günümüzde tercih edilmediğini farketmiş durumdalar. Bu tek yönlü iletişimi ortadan kaldırararak çalışanlara da söz hakkı tanımak içinse teknolojinin nimetlerinden faydalanarak kurum içi sosyal ağları kullanmaya başlayan pek çok şirket var. James Surowiecki’nin kitabına da isim veren “Kalabalığın Bilgeliği” teriminden ilham alınarak grupça üretilecek fikirlerin kurum geleceğinde çok daha yararlı sonuçlar ortaya koyacağı teorisiyle yola çıkan kurumsal sosyal ağ geliştiricileriyle yepyeni bir pazar da oluşmuş durumda. Dünya genelinde SAP, Cisco Systems, Yammer, Salesforce gibi şirketler kendilerini ön plana çıkarmaya çalışıyorken 2011 yılının başından bu yana Türkiye’de de LBT Varlık, SosyalOfis gibi firmalar boy göstermeye başladı. Türkiye’de aşılması gereken ilk engelin “Kurumsal Sosyal Ağ da ne ola ki?” olduğunu fark eden LBT şöyle keyifli bir  Kurumsal Sosyal Ağ videosu da hazırlayıp yayınlamış.

Türk kurucusunun şimdi tüm dünyaya sattığı şirket içi sosyal paylaşım ağı Grou.ps da listede oldukça önemli bir yere sahip.

Peryön Kongresi’nde bu konuyla ilgili bir konuşma yapan e-iş analisti Levent Karadağ’ın söylediklerine bakılırsa 1 dakikada;

  • 600’den fazla video yükleniyor.
  • 60 yeni blog açılıyor.
  • 320 yeni Twitter hesabı oluşturuluyor.

Bu konudaki bir başka uzman Gartner’a göreyse 2015’te kurumların %40’ı kurumsal sosyal ağ kullanıyor olacak. Kurumsal sosyal ağların şirketlere pek çok faydası var.

  • İletişimi kontrol altına alır.
  • E-posta trafiğini azaltır.
  • Motivasyon artırır. Sadece iş değil sosyalleşme amacı da vardır.
  • Ortak bir arşivleme sistemi sağlar.

Tüm bu faydaları düşünüldüğünde, bir de şirket çalışanları arasında kısa sürede sosyalleşme sağlama amacı eklenince her şirketin kendine ait bir Facebook’umsu sosyal ağı olması fikri bana da oldukça mantıklı geliyor. Umarım kısa sürede biz de Gartner’ın öne sürdüğü oranlara ulaşırız.


Yorum bırakın

Her Şirkete Lazım: İşyeri Psikoloğu

Canada Life Grup Sigorta tarafından1000 katılımcı ile yapılan araştırmaya göre, çalışanların %80’inin verimi, hayat koşulları ya da kişisel kaygıları sebebiyle düşüyor çünkü konsantrasyon sağlayamıyor.


Yorum bırakın

Çalışanları Zincirlerle Bağlayın Demiyorum Ancak Bağlı Çalışan İyidir :)

Çalışanların işveren markasına güven duymaları, o marka altında çalışıyor oldukları için mutlu olmaları, yakın gelecekte şirket değiştirmeyi düşünmüyor olmaları ve kendi babalarının şirketiymişçesine verimli çalışmalarına “çalışan bağlılığı” diyoruz. Bir nev-i içsel motivasyon da diyebiliriz zira yukarıda saydıklarım varsa, o halde çalışan zaten motive ve daha modern tabiriyle “dedike” şekilde çalışıyordur diye düşünüyorum.

Eğer İnsan Kaynakları’nın amaçlarından biri çalışanlarda gerekli motivasyonu yaratmaksa o halde “ayın elemanı”na 100 TL prim vermenin ötesine geçecek işler yapmalıyız. Hatta artık maddi ödüllerin o kadar da önemli olmadığını, kişilerin manevi ödüllere de ihtiyaç duyduğunu görmeliyiz.

En ideali tüm çalışanların şirkete bağlı olması tabii ki, ancak ne yazık ki bu pratikte uygulanamıyor. Çünkü tüm şirketlerin aynı anda “en iyi işveren” olması, en değerli işveren markasını yaratabilmeleri teorik olarak da imkansız.

Peki sayın yöneticiler, şirket sahipleri ve İK’cılar, merak ediyor musunuz, sizin çalışanlarınız bağlı mı? Etmiyorsanız etmelisiniz. Artık “maaş veriyoruz ya daha n’apalım” devri kapandı, işveren olarak da inanılmaz bir rekabetin olduğu bir piyasada yer alıyorsunuz. Eğer çağa ayak uydurmaz, çalışanların beklentilerini göz ardı ederseniz, yarın bir de bakmışsınız elinizde avucunuzda işi bilen hiçbir çalışan kalmamış. Evet sadakat da önemli bir faktör ancak siz çalışanlarınızın mutluluğuna değer verdiğinizi belli edecek hiç bir faaliyette bulunmuyorsanız, onların şirkete manevi değer vermesini nasıl bekleyebilirsiniz ki?

Ve şu da önemli bir nokta ki, bu bağlılık meselesi sadece İK’nın problemi değil.

Sevgili Yönetim Kurulu üyeleri, Sayın İşveren Vekilleri ve Tüm Yöneticiler, size sesleniyorum. Çalışanlarınızın markanıza bağlılığını ölçümleyiniz. Bu bir lüks değil, “yaparsanız iyi olur” değil, bir an önce bütçelendirme planınıza alınız, bu konuda deneyimli İK’cılarınız varsa onlarla yoksa Danışmanlık şirketlerinin yardımıyla hemen yapınız!

Çalışan bağlılığı uygulamalarını geliştirme sürecindeki ilk adım var olan bağlılığı ölçmektir ve ilki tamamlandıktan sonra belirli aralıklarla tekrarlamak da oldukça önemlidir. Unutmamak gerekir ki bu ölçüm sadece sorunlu zamanlarda değil, her zaman yapılmalıdır. Bu konuda başarılı olan şirketlerden Yaşar Holding bu ölçümü 1997’den bu yana her yıl tekrarlıyor. JTI 2 yılda bir yapıyor. Danone Tikveşli ve Çelebi Holding de 2 yılda bir uygulamayı gerçekleştirenlerden.

Ancak önemli bir nokta da şu ki, bağlılık çalışması yaparken neden yaptığınızı çalışanlara açıkça anlatmalısınız. Aksi takdirde “n’oluyo acaba işten çıkaracaklar da kimi çıkaracaklarına karar vermek için anket mi yapıyorlar” algısı doğurur, kaş yaparken göz de çıkarabilirsiniz.

Towers Watson’ın araştırmasına göre, Türkiye’de bağlılığı yüksek çalışan ortalaması sadece %27. Yani her 4 çalışanınızdan sadece 1’i sizinle kalmaya devam edecek, en iyi ihtimalle. Dünya ortalaması ise %35.

Bu noktada şu gerçek de önemli, aslında bu ortalamayı yükselten tahmin ettiğiniz gibi batı ülkeleri değil. Aksine, sadakat ve minnet duygusuna fazlaca önem verilen doğu ülkeleri yükseltiyor. Yani, daha yüksek bir sonuca sahip olmalıydık. Durumumuz o kadar vahim işte.

Hay Group tarafından yapılan bir araştırmaya göre, bağlı çalışanın performansı bağlı olmayana göre 4,5 kat daha fazla. Sadece performans da değil, çalışanlar bağlı olduğu zaman daha az hata ile daha yüksek verimli iş yapıyor. Hem kişisel hem ortak stratejileri daha net belirleyerek uzun vadeli planlamalar yapılabiliyor ve işten ayrılma oranları düşüyor.

Bağlılık çalışmaları elbette anketle bitmiyor, önemli olan anketin sonucuna göre somut adımlar atılması ve hızlı hareket edilmesidir. Evet pek kolay bir süreç değil ancak çalışanlarınızı elde tutmak ve herkesin çalışmak isteyeceği bir şirket yaratma yolunda elinizi taşın altına koymanız ve bazı ödünler vermeniz gerekiyor.


Yorum bırakın

BirlikteİK Seminerleri Başlıyor: Y Kuşağını Anlamak

Biraz geç keşfederek geçen sene sadece son birkaç oturumuna katılabildiğim seminerler dizisi yeni sezonu 13 Ekim Cumartesi günü İTİCÜ’de açıyor, hem de oldukça ilgi çekici bir konuyla: Y kuşağı.

Geçen seneki ilginin bu sene hem derneğin hem de seminerler dizisinin bilinirliğininin artması, bir de üstüne konunun Y kuşağı olması ile katlanarak katılımcıların salonu dolduracağını düşünüyorum.

Ben ne yazık ki İstanbul’da olmadığımdan katılamayacağım ancak İnsan Kaynakları ile, Y kuşağı kavramı ile ilgileniyorsanız, veya siz de Y kuşağındansanız ve kendinizi ve çevrenizi tanımak istiyorsanız  ya da sadece yeni bilgiler edinmek istiyorsanız tek yapmanız gereken aşağıdaki bilgiler ışığında katılım formunu doldurmak.

“Günümüzün en güncel konularından biri olan Y kuşağını Y Kuşağından dinliyoruz.”Y Kuşağını Anlamak” Konulu seminerimiz Vodafone’dan Sezai Kayaoğlu’nun

moderatörlüğünde 13 Ekim Cumartesi günü İTİCÜ Eminönü Kampüsünde..

Aktiviteye katılım ÜCRETSİZ olup, aktiviteyle ilgili detay bilgiler aşağıda verilmiştir.

Konular

Y Kuşağının temsilcileri anlatıyor:

  • ·         İş hayatından neler bekliyoruz?
  • ·         Çalışılan sektör ve şirket tercih nedenleri (Önem sıralaması nedir?) (iş başvurularında nelere dikkat ediyoruz?)
  • ·         Yöneticilerimizden ne bekliyoruz?
  • ·         Neler Bizi Motive eder?

Moderatör: Sezai Kayaoğlu – Vodafone

 

Konuşmacılar :

İskender Bayrak – Türk Telekom

Metin Akkaya – Medikal Park

Hatice Şimşek – LCW

Melek Aydoğan – Öğrenci – Marmara Üniversitesi

 

Yer: İstanbul Ticaret Üniversitesi Eminönü Kampüsü

 

Adres: Ragıp Gümüşpala Cad. No:84 Eminönü / İSTANBUL

Tarih – Saat: 13 Ekim 2012 Cumartesi 14:30 – 17:00  “


Yorum bırakın

Bilişim Sektörüne Güncel Bir Bakış [Anket]


Dijital Pazarlama konusunda Türkiye’nin son zamanlarda en popüler blogu olan Webrazzi tarafından yaklaşık 1000 IT çalışanı ile yapılan anketin açıklanan sonuçları bazı bilinen gerçekleri tekrar vurgularken aynı zamanda çarpıcı veriler de sunuyor. Katılımcıların %58′inin 25-32 yaş aralığında olduğu ankete göre IT sektöründeki çalışanların sadece %3,4′ü kadın yazılımcı ve tasarımcılardan oluşuyor. Bu oranın, mühendislik fakültelerini tercih eden kız öğrenci sayısının her sene artıyor olmasına rağmen bu kadar düşük çıkması şaşırtıcı.

Sektördeki çalışanların rakamsal olarak çoğu (%51.4) kurumsal bir şirkette kadrolu olarak çalıştıklarını belirtirken, %19′u da son yılların trendi olan startup’larda çalışıyor. İlk bakışta bu oran zaman içinde startup oranının artması şeklinde değişecek gibi görünse de, bana kalırsa yeterince büyüdüğünde kurumsal şirkete dönüşen veya yeterince büyüyemediğinde ortadan kaldırılan startupların varlığıyla birlikte bu oranda çok da bir değişme gözlenmeyecek.

Sektörü uzmanlık alanlarına göre de oranlayan verilere göre pastanın en büyük dilimini backend yazılımcılar oluşturuyor. (What a surprise!) Oranı ise %59.6. Hemen ardındansa %18 ile frontend yazılım uzmanları takip ediyor.

Çoğunlukla sirkülasyon oranının yüksek olduğu söylenen Bilişim sektörü hakkında bilinenler bu anket ile değişecek gibi görünüyor. Zira katılımcılarının çoğu 5 yıldan uzun süredir sektörde olan anket katılımcılarının %46′sı, yani yarısı ikinci işlerinde çalışmaktaymış. Hiçbir sektörde çalışanların hayatlarını ilk girdikleri işte devam ettirmelerini beklemediğimizden bu sonuç gayet normal görünüyor.

Birçok yazılımcının hayalinin Silikon Vadisi olduğu bilindiğinden “Türkiye’dense yurtdışında çalışmayı tercih ederdim” diyenlerin oranının %76 çıkması da şaşırtıcı değil, aksine tahmin edilen gerçekleri bir kez daha vurgulayan bir veri olduğunu düşünüyorum.

“Bilişimde alaylı mı makbuldür, yoksa okullu mu?” sorusunun cevabı da bu ankette çok net bir şekilde “alaylı” olarak verilmiş. Hem de sektörün %63′ü lisans, %17′si yüksek lisans ve doktora mezunuyken. Bir yazılımcıyı en çok geliştirecek olanın kendi çabasıyla öğrenme deneyimi olduğunu bilenler %65 ile ağırlıklandırılmış. Çoğu sektör için bu söylenebilir aslında. Akademik bir kariyer hedeflenmiyorsa yıllarca okumak yerine her fırsatta staj yaparak, evde oturduğu yerde bir şeyler yazarak ve deneyerek kişinin kendine çok daha fazla katkı sağlayabileceğine inanıyorum.

Türkiye’de nispeten yeni olan Bilişim, BT, IT gibi farklı isimler ve kısaltmalarla tanımladığımız bu sektörün gelişim olanağı çoğunlukla yabancı yatırımcılara bağlanıyor, aksi halde “3-5 arkadaş toplanıp şirket kuralım”lara, biz risk almayı pek de sevmeyen Türkler çok sıcak bakmıyoruz.