Geçtiğimiz hafta Linkedin’de bir fotoğraf gördüm. Ofis duvarında yer alan sarı bir kağıdın fotoğrafı, kağıttaki not “It’s ok to…” diye başlıyor ve neleri yaparsak ölmeyeceğimizi çok basit bir dille anlatıyordu. (Yazının en altında)
Her toplantıda her konferansta şu sıralar denk geldiğimiz sadeleştirme mevzusuna çok iyi bir örnek. Zira gözlemlediğim kadarıyla, sadeleştirmeden bahsetmeyi çok seviyoruz fakat sadeleştirmeye aynı sıcakkanlılıkla yaklaşamıyoruz. Bunun birkaç sebebi olabilir elbette. Bence en muhtemel sebep, beyaz yakalılar olarak ağır abi olma gerekliliği duymamız. “Ağır abi” terimi yanlış anlaşılmasın sexist bakış açımı uzun zaman önce park edip yoluma devam ettiğimi düşünüyorum. Hani kitaplarda dizilerde karşımıza çıkan, her yeniliğe karşı çıkıp geleneklerini sürdürmek Okumaya devam et
Leonarda Da Vinci’nin 1482’de yazdığı kendi özgeçmişinden bu yana dünya çok değişti, köprünün altından çok sular aktı. O gün belki de bir aday olarak Da Vinci’nin çok fazla rakibi yoktu, belirli formatlara uyması gerekmiyordu. Ancak bugün kaynakların gittikçe azalıp onu tüketecek canlıların artması misali, az istihdam olanağı ve çok fazla aday var. Dolayısıyla bir aday olarak kendinizi çok iyi ifade etmelisiniz ki az miktardaki o kaynağa ulaşabilenlerden olun.
O biiiir Sosyal Sorumluluk Projesi!
Başlıkta yer olsaydı 3 kez daha yazabilirdim bu sözcüğü: Girişimcilik. 2012’den bu yana girişimcilerin keyifli ekosistemini takip ediyor, seminerlerine konferanslarına gidiyor, kitaplarını okuyordum. Kendi girişimim olacağını düşünmeden, hayal bile etmeden. Bi’ baktım bu girişimcilik sevgisi benim de ruhumu ele geçirmiş. 🙂 Girişimciliğin en sevdiğim yanlarından biri de, kurumsal hayatta herkes diğerinin açığını bulmaya, hatta ayağını kaydırmaya çalışırken, girişimcilerin birbirinin elinden tutmaya, destek olmaya birlikte yükselmeye değer vermesi.